More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  You're Definitely On The...PhotosProfileFriendsMore Tools Explore the Spaces community

You're Definitely On The Page of Ismet Soner :)

Enjoy the soft music, the blog and the pics. You may also check ARCHIEVES for previous articles. Please feel free to write. Wish your day be brighter. http://groups.google.com.tr/group/bursaforum
August 20

Şiir: Kız Yurdundaki Yavrulara Ağıt

 
Konya`nın Taşkent İlçesi Balcılar Beldesinde Ku`ran kursuna ait 3 katlı kız yurdunda bir tüpün patlaması sonucu yaşları 8-16 arasında değişen kız çocuklarının kaldığı `yaz Kur`an kursu` binası çöktü, 17 yavru göçük altında kalarak daha baharında hayatlarına veda ettiler, Hakka yürüdüler.
 
Laikçiler bu acı olayı bile dindarlara saldırmak için fırsat bildiler, küçücük kızları öldüren (!) Kur'an kurslarının kapanması için kampanya yaptılar, "Derme çatma binalarda gerici eğitimler yaptıracağız diye çocukları öldürüyorlar" dediler. Yaşama hakkını görmezden geldikleri gariban insanların, dinlerini yaşama haklarını da ellerinden almak için olayı fırsat bildiler. Oysa gariban insanların üç-beş kuruşlarını birleştirerek diktikleri bu binanın, kendi oturdukları evlerden bir farkı yoktu ki... Bunu görmediler, görmek istemediler, gözlerden kaçırdılar. Çünkü o insanların gariban olmaları laikçilerin yüzyıldır süren sömürülerinin bir sonucuydu.
 
Şiire bir yorumcu şöyle bir yorum yapmış:
Facianın destanı? Bilmem ne demeli! "İlahi Beyefendi" desem yeter mi?
Dünyevi bir yorumdu. Dünyevi işlerin gereğini zaten dünyevi yöneticiler yapıyordu, yapacaktı. Oysa şiir uhreviydi. Ancak yaşlı gözlerle bakanların yakalayabileceği puslu, gizli bir görüntüydü.
 
Çocukken işittim. Anlatan bir amca mıydı, yoksa bir teyze mi, bilmem. Bildiğini mi anlattı, hissettiğini mi, onu hiç bilmem:
İnsanların ve ölümün yaratıldığı ilk zamanlarda ölümün nedeni yokmuş. Azrail as, eceli gelenin karşısına dikilir, yalnızken veya kalabalıkta canını alıverip gidermiş.
Ölüm ayrılık, ölüm bilinmezlik, ölüm acı...
Arkada kalanlar biraz acı, biraz korkuyla Azrail as'a lanet ederlermiş.
O ise bu işe çok üzgün, Rabbisine niza etmiş: "Allah'ım. İnsanlar bana intizar ediyor, çok üzülüyorum."
Her şeyi bilip duran Rabbisi gülümsemiş:
"Var git, sana verdiğim görevi gönül rahatlığıyla icra et. Artık insanlar sana değil, ölümleri için yarattığım çeşit çeşit nedenlere intizar edecekler."
İşte böyle. Bilmem doğru, bilmem yanlış. Ben çocukken işittiğini bana çocukken anlatandan işittiğimi anlattım.
Yanlışsa ölümü yaratan Allah cc günahımı affetsin. Doğruysa sevabı hepimizin olsun.
Prof.Dr.Mustafa Erdoğan Sürat hocamızın gönül telinden kopanlar sessiz gözyaşlarımız olsun.
Dualarımız bizden önce gidenlere olsun.
Vesselam.
 
 
Kız Yurdundaki Yavrulara Ağıt
 
 
Çalışkan ve Meçhul küçükhanım M.,
"Özel Kurye"
Görevlisi görünümünde bir kişiyle
Karşılaştı rüyasında:
Düz bıyık, yanık ten, eski takım elbise, soluk kravat
Bir zat!
Her kimse,
İşinde pek aceleci
Belki de bu mesleği yapanların,
En güleci…
 
Kuryeyi çağrıştıran o kişi,
Çalışkan küçükhanım M.'ye
Yaklaşıp, tane tane
konuştu:
-"Ömür bardağınız doldu da taştı bile,
Şimdi on sekiz arkadaş, ecele;
Koşun!
Tanışın,
Şafakta gelecek ölümle…"
Çalışkan Kur'an öğrencisi M.,
Boş bulunup sordu:
-"Neee?"
Sonra toparlanıp yeniden,
Yanıtladı aynı soruyu.
Fakat yansıtarak bu kez,
Düzgün saygılı bir huyu:
-"Affedin beni anlayamadım.
Hakikaten şaşırttı beni sözleriniz
On sekiz can,
Toptan
Ölüp, gidecek miyiz;
Yani,
Şu sağlıkla kıraat eden ses;  berrak bet ve benizle?"
Gerçi korkudan daha bir al al olmuştu teni!
O sırada bir camcı çırağı,
Yanlarından geçmedeydi bir boy aynasıyla,
Öz yanağındaki pembeliğe gözünün ilişmesi dolayısıyla
Bet-beniz sorgulayan hafif dik başlı ve uçuk
Konuşmuştu, ecel şaşkını çocuk!
Kurye de -ne kuryesiyse-  hemen yanıtlamıştı:
-"Yarın tam kuşluk vakti,
Sen ve on yedi yurt arkadaşın,
Cansız uzatılmış olacaksınız toprağa;
Kupkuru, sessiz."
Küçükhanım isyanlardaydı sanki:
-"Peki,
Ben şimdi uyansam,
Yurtta kalan tüm goncaların uykusunu bölerek,
Ölüm alarmı verip herkesi uyarsam,
Ecelin
Önünü kesemez miyim?"
Ve de ekledi:
-"Deli miyim zaten,
Hem seninle neden,
Vakit kaybetmekteyim ki?"
Derken,
İki
Damla yaş süzüldü gözlerinden.
Bu yaşla, kirpiklerini ıslatan o sözler ki hafifçe kızgın,
Son kırıntılarıydı elde kalan
Dünyasal hayattan;
Masalımsı, fani
Küçükhanım M.'nin ölümüyse,
Hızlıydı yurdu yıkan patlamadan ve daha ani!
Yurt faciasının soyut finali,
On sekiz canımızın sonsuza göçüşü,
Kendilerince belki şöyle algılanmıştı:
Rüya bu ya;
Meğer hep beraber,
Bir yaz şenliğine gitmişler
Yarı uyur, uyanık yarı
Gösteri bitince,
Hokkabazlar patlatıvermiş,
Balonları!
Çıkmışlar havası küf kokan dev çadırdan
Kol kola koşmak için yuvalarına;
Dikkat, aman,
Bir an,
Andan kısa
Bir lahzada
Derin bir uçuruma düşmüşler,
Fakat cıvıltılı bir neşeyle uçmuşlar
Yüce
Rabbileriyle
Meğer böyle buluşmuşlar!
 
Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat, Kız Yurdu Acımıza Ağıt, kriter.org
 

Mistik: Aşk ve Hayat

 
 
Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı Yarabbi!
Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.
İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.
 
Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak "niye?" diye sordu.
"Gerçekten belli bir sebebi yok" dedim, "sadece yoruldum."
Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!
Sonunda sordu: "seni caydırmak için ne yapabilirim?"
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu.
"İşte mesele tam da bu" dedim. "Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim."
"Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl'olacak. Bunu benim için yapar mısın?"
Yüzümü dikkatle inceledi ve "Sana bunun cevabını yarın vereceğim" dedi.

Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.
Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
"Sevgilim" diye başlıyordu,
"O çiçeği senin için koparmazdım" Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.
"Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var."
"Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem için koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var."
"Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var."
"<Sâdık arkadaşın>ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var."
"Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var."
"Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı
inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin - gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var."
"Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem."
Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.
"Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum."

Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.
Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.
Bu gerçek aşktı.
İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.
Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil...
Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz... Ama hep oralarda bir yerdedir.
Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.
 
Aşk ve hayat tam da böyle bir şeydir.
 
 
"Love&Life", Sweet Awni
My husband is S/W Engineer by profession, I love him for his steady nature and I love the warm feeling when I lean against his broad shoulders.
Two years of courtship and now, five years into marriage, I would have to admit, that I am getting tired of it. The reasons of me loving him before, has now transformed into the cause of all my restlessness.
I am a sentimental woman and extremely sensitive when it comes to a relationship and my feelings. I yearn for the romantic moments, like a little girl yearning for candy. My husband is my complete opposite; his lack of sensitivity, and the inability of bringing romantic moments into our marriage has disheartened me about LOVE.
One day, I finally decided to tell him my decision, that I wanted a divorce.
"Why?" he asked, shocked.
"I am tired. There are no reasons for everything in the world!" I answered.
He kept silent the whole night, seemingly in deep thought. My feeling of disappointment only increased. Here was a man who was not able to even express his predicament, so what else could I expect from him?
And finally he asked me: "What can I do to change your mind?"
Somebody said it right... It's hard to change a person's personality, and I guess, I have started losing faith in him.
Looking deep into his eyes I slowly answered: "Here is the question. If you can answer and convince my heart, I will change my mind.
Let's say, I want a flower located on the face of a mountain cliff, and we both are sure that picking the flower will cause your death. Will you do it for me?"
He said: "I will give you your answer tomorrow...." My hopes just sank by listening to his response.
I woke up the next morning to find him gone, and saw a piece of paper with his scratchy handwriting underneath a milk glass, on the dining table near the front door, that goes....
My dear, "I would not pick that flower for you, but....please allow me to explain the reasons further.....
This first line was already breaking my heart. I continued reading.
"When you use the computer you always mess up the Software programs, and you cry in front of the screen. I have to save my fingers so that I can help to restore the programs.
You always leave the house keys behind, thus I have to save my legs to rush home to open the door for you.
You love traveling but always lose your way in a new city. I have to save my eyes to show you the way.
You always have the cramps whenever your "good friend" approaches every month. I have to save my palms so that I can calm the cramps in your tummy.
You like to stay indoors, and I worry that you will be infected by infantile autism. I have to save my mouth to tell you jokes and stories to cure your boredom.
You always stare at the computer, and that will do nothing good for your eyes. I have to save my eyes so that when we grow old, I can help to clip your nails and help to remove those annoying white hairs. So I can also hold your hand while strolling down the beach, as you enjoy the sunshine and the beautiful sand...and tell you the colour of flowers, just like the colour of the glow on your young face...
Thus, my dear, unless I am sure that there is someone who loves you more than I do... I could not pick that flower yet, and die ... "
My tears fell on the letter, and blurred the ink of his handwriting... and as I continue on reading... "Now, that you have finished reading my answer, and if you are satisfied, please open the front door for I am standing outside bringing your favorite bread and fresh milk...
I rushed to pull open the door, and saw his anxious face, clutching tightly with his hands, the milk bottle and loaf of bread....Now I am very sure that no one will ever love me as much as he does, and I have decided to leave the flower alone...
That's LIFE, and LOVE. When one is surrounded by love, the feeling of excitement fades away, and one tends to ignore the true love that lies in between the peace and dullness.
Love shows up in all forms; even in very small and cheeky forms. It has never been a model. It could be the dullest and most boring form ...
Flowers, and romantic moments are only used and appear on the surface of the relationship. Under all this, the pillar of true love stands... AND THAT'S LIFE
August 18

Mistik: Beş Hikâye

 
 
Mutlaka daha önce okumuş olduğunuz hikâyelerdir. Ama öyle güzeller ki, her okuyuşumuzda içimizde çiçekler açıyor, hayatı daha anlamlı, bizi daha ümitli kılıyor. Buyurun efendim:
 
Birinci Hikâye
 
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi :
"Hergün okulu temizleyen hademe kadının adı nedır ?"
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen hergün görüyorduk. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde filan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektik ki! Son soruyu cevapsız bırakıp kâğıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
"Tabi ki dahil" dedi, hocamız gülümseyerek ve devam etti: "Hayatınız boyunca şahsen tanımadığınız ama size hizmet getiren insanlarla karşılaşacaksınız. Verdiği hizmeti para karşılığı yapıyor olsa bile hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlardır.
Bu ilginiz hiç olmazsa onlara gülümsemeniz, merhaba demeniz ve isimlerini bilmenizle sınırlı kalsa bile..."

***
 
İkinci Hikâye
 
Bir gece, vakit gece yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve yoldan geçen arabaların dikkatini çekmeye çalışıyor, geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye, hem de Alabama'da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm, bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken
ille adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi armağanda:
"Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı, son nefesinde yanında olmayı başardım.
Allah, bana yardım eden sizden ve başkalarına -karşılık beklemeksizin- yardım eden herkesten razı olsun.
En İyi Dileklerimle,
Bayan Nat King Cole."
 
***
 
Üçüncü Hikâye
 
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde on yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız yanına gelince çocuk sordu:
"Çikolatalı pasta kaç para ?"
"50 kuruş"
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
"Peki, Dondurma Ne Kadar ?"
"35 kuruş" dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki...
Çocuk parasını bir daha saydı ve
"Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?" dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde gözleri doldu:
Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 kuruşluk bahşiş duruyordu..
Verilenin değeri miktarında değil, elinizdekinin ne kadarını verdiğinizdedir.
 
***
 
Dördüncü Hikâye
 
Eski zamanlarda bir kral, kaleye gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurdu. Kendisi de -tedbili kıyafet- burca çıkıp, bakalım neler olacak diye gözlemeye başladı. O gün akşama kadar zengin tüccarlardan, kervancılardan, saray görevlilerinden, en sıradan insanlara kadar onlarca kişi yoldan geçti. Kayanın
yanına gelince etrafından dolaşıp saraya giriyorlar, bir kısmı ise kralı yüksek sesle eleştiriyordu. "Halkından bu kadar vergi alıyor, ama kalenin giriş yolunu bile temiz tutamıyordu."
Kral tam ümidi kesmişti ki pazara meyve-sebze getiren bir köylü kayanın yanında durdu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itti. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü.
Açtı... Kese altın doluydu. Bir de not vardı içinde...
"Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir." diyordu kral.

İnsanlara, kamuya, hayvanlara ve bitkilere yaptığınız "karşılıksız" yardımların, bizi devamlı izleyen, karşılıkların Sahibinin yanında mutlaka "bir karşılığı" vardır.
 
***
 
Beşinci Hikâye
 
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Hayatta kalmak için tek şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip veremeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer kurtulacaksa veririm" dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu. Sonra gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
"Hemen mi öleceğim?"
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.
Çocukları çok sevmemiz, onların doğuştan gelen saf iyiliklerinin henüz örselenmemiş olmasındandır. Bize düşen sadece içimizdeki çocuğu, karşılaştığımız türlü tatsız tecrübeye rağmen öldürmemektir.
 

Anonim (Müge Kesici'ye teşekkürlerimle)
 
August 17

Video: Hot Dog :)

 
 
Memleketimizde sosisli sandviçin, hamburgerin henüz lahmacunun, pidenin yanında yer bulmaya çalıştığı yıllara ait fıkradır:
Temel'le Dursun büyük bir gemiye tayfa yazılmışlardır.
Gemi New York'ta yük boşaltırken, iki kafadar - ilk defa geldikleri bu devasa şehri gezmeye çıkarlar.
Karınları acıktığında da kaptanın ceplerine koyduğu parayı çarçur etmek istemezler, aracının üzerinde "hot dog" yazan bir seyyar satıcıdan karınlarını doyurmaya karar verirler. 
 
"Amman" der Temel, "pak pağayum şu reisin verdiğu lugate; domuz eti olmasun..." Dursun sözlüğü karıştırır: hot=sıcak, dog=köpek. Yüzleri buruşur. Ama bu "ecnebi" memleketinde köpek eti domuz etinden iyidir. Alırlar paketlerini, bir banka otururlar, ambalajı açarlar. Temel dikkatlice inceler elindeki sosisli sandviçi:
"Ula Tursun sana köpeğun neresi gelmiştur?"
 
Ama eloğlu bizim Temel'le Dursun gibi kalender değil ki... :)
 
 
Hot Dog :)
 
 
Videoyu izlemek için tıklayın:
 
 
 
August 15

Video: Neye Niyet, Neye Kısmet

 
 
Kendi gözlerimizle gördüğümüzü sandığımız şeyler bile bir illüzyon olabilir.
Bir adım sonramız bizi bambaşka bir hayata sürükleyebilir.

Gerçek olanhayata dair:
bir nefes sonrasının neler getirebileceğine dair, bir şey bilmediğimizdir.
 
"Yâni"si, gelecek öngörülerimiz aslında sadece bir hayalden başka bir şey değildir.
Bazen umduklarımızın, sandıklarımızın gerçekleşmesi ise
duran bir saatin günde iki defa doğru zamanı göstermesi gibidir.
 
Her an gözlerimizden yeni bir bağ çözülür.
Ve gördüklerimiz bizi az veya çok hep şaşırtır.
 
 
Neye Niyet, Neye Kısmet
 
 
Videoyu izlemek için tıklayın:
 
 
 
View more entries
 
View space
Aysegul
View space
yavuz
View space
şahmaran
View space
filizsevgili kardeşim siten çok güzel olmuş ALLAHIN BEREKETİ ÜZERİNE OLSUN A.E.O,
View space
Nazım
View space
sydneyjm12
View space
huseyin
View space
yasemin
View space
hasan