![]() |
|
Spaces home You're Definitely On The...PhotosProfileFriends | ![]() |
|
|
August 20 Şiir: Kız Yurdundaki Yavrulara AğıtKonya`nın Taşkent İlçesi Balcılar Beldesinde Ku`ran kursuna ait 3 katlı kız yurdunda bir tüpün patlaması sonucu yaşları 8-16 arasında değişen kız çocuklarının kaldığı `yaz Kur`an kursu` binası çöktü, 17 yavru göçük altında kalarak daha baharında hayatlarına veda ettiler, Hakka yürüdüler.
Laikçiler bu acı olayı bile dindarlara saldırmak için fırsat bildiler, küçücük kızları öldüren (!) Kur'an kurslarının kapanması için kampanya yaptılar, "Derme çatma binalarda gerici eğitimler yaptıracağız diye çocukları öldürüyorlar" dediler. Yaşama hakkını görmezden geldikleri gariban insanların, dinlerini yaşama haklarını da ellerinden almak için olayı fırsat bildiler. Oysa gariban insanların üç-beş kuruşlarını birleştirerek diktikleri bu binanın, kendi oturdukları evlerden bir farkı yoktu ki... Bunu görmediler, görmek istemediler, gözlerden kaçırdılar. Çünkü o insanların gariban olmaları laikçilerin yüzyıldır süren sömürülerinin bir sonucuydu.
Şiire bir yorumcu şöyle bir yorum yapmış:
Facianın destanı? Bilmem ne demeli! "İlahi Beyefendi" desem yeter mi? Dünyevi bir yorumdu. Dünyevi işlerin gereğini zaten dünyevi yöneticiler yapıyordu, yapacaktı. Oysa şiir uhreviydi. Ancak yaşlı gözlerle bakanların yakalayabileceği puslu, gizli bir görüntüydü. Çocukken işittim. Anlatan bir amca mıydı, yoksa bir teyze mi, bilmem. Bildiğini mi anlattı, hissettiğini mi, onu hiç bilmem: İnsanların ve ölümün yaratıldığı ilk zamanlarda ölümün nedeni yokmuş. Azrail as, eceli gelenin karşısına dikilir, yalnızken veya kalabalıkta canını alıverip gidermiş. Ölüm ayrılık, ölüm bilinmezlik, ölüm acı... Arkada kalanlar biraz acı, biraz korkuyla Azrail as'a lanet ederlermiş. O ise bu işe çok üzgün, Rabbisine niza etmiş: "Allah'ım. İnsanlar bana intizar ediyor, çok üzülüyorum." Her şeyi bilip duran Rabbisi gülümsemiş: "Var git, sana verdiğim görevi gönül rahatlığıyla icra et. Artık insanlar sana değil, ölümleri için yarattığım çeşit çeşit nedenlere intizar edecekler." İşte böyle. Bilmem doğru, bilmem yanlış. Ben çocukken işittiğini bana çocukken anlatandan işittiğimi anlattım. Yanlışsa ölümü yaratan Allah cc günahımı affetsin. Doğruysa sevabı hepimizin olsun. Prof.Dr.Mustafa Erdoğan Sürat hocamızın gönül telinden kopanlar sessiz gözyaşlarımız olsun. Dualarımız bizden önce gidenlere olsun. Vesselam. Kız Yurdundaki Yavrulara Ağıt Çalışkan ve Meçhul küçükhanım M.,
"Özel Kurye" Görevlisi görünümünde bir kişiyle Karşılaştı rüyasında: Düz bıyık, yanık ten, eski takım elbise, soluk kravat
Bir zat! Her kimse, İşinde pek aceleci Belki de bu mesleği yapanların, En güleci… Kuryeyi çağrıştıran o kişi,
Çalışkan küçükhanım M.'ye Yaklaşıp, tane tane konuştu: -"Ömür bardağınız doldu da taştı bile, Şimdi on sekiz arkadaş, ecele; Koşun! Tanışın, Şafakta gelecek ölümle…" Çalışkan Kur'an öğrencisi M.,
Boş bulunup sordu: -"Neee?" Sonra toparlanıp yeniden, Yanıtladı aynı soruyu. Fakat yansıtarak bu kez, Düzgün saygılı bir huyu: -"Affedin beni anlayamadım. Hakikaten şaşırttı beni sözleriniz On sekiz can, Toptan Ölüp, gidecek miyiz; Yani, Şu sağlıkla kıraat eden ses; berrak bet ve benizle?" Gerçi korkudan daha bir al al olmuştu teni! O sırada bir camcı çırağı,
Yanlarından geçmedeydi bir boy aynasıyla, Öz yanağındaki pembeliğe gözünün ilişmesi dolayısıyla Bet-beniz sorgulayan hafif dik başlı ve uçuk Konuşmuştu, ecel şaşkını çocuk! Kurye de -ne kuryesiyse- hemen yanıtlamıştı:
-"Yarın tam kuşluk vakti, Sen ve on yedi yurt arkadaşın, Cansız uzatılmış olacaksınız toprağa; Kupkuru, sessiz." Küçükhanım isyanlardaydı sanki:
-"Peki, Ben şimdi uyansam, Yurtta kalan tüm goncaların uykusunu bölerek, Ölüm alarmı verip herkesi uyarsam, Ecelin Önünü kesemez miyim?" Ve de ekledi: -"Deli miyim zaten, Hem seninle neden, Vakit kaybetmekteyim ki?" Derken, İki Damla yaş süzüldü gözlerinden. Bu yaşla, kirpiklerini ıslatan o sözler ki hafifçe kızgın,
Son kırıntılarıydı elde kalan Dünyasal hayattan; Masalımsı, fani Küçükhanım M.'nin ölümüyse, Hızlıydı yurdu yıkan patlamadan ve daha ani! Yurt faciasının soyut finali,
On sekiz canımızın sonsuza göçüşü, Kendilerince belki şöyle algılanmıştı: Rüya bu ya; Meğer hep beraber, Bir yaz şenliğine gitmişler Yarı uyur, uyanık yarı Gösteri bitince, Hokkabazlar patlatıvermiş, Balonları! Çıkmışlar havası küf kokan dev çadırdan Kol kola koşmak için yuvalarına; Dikkat, aman, Bir an, Andan kısa Bir lahzada Derin bir uçuruma düşmüşler, Fakat cıvıltılı bir neşeyle uçmuşlar Yüce Rabbileriyle Meğer böyle buluşmuşlar! Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat, Kız Yurdu Acımıza Ağıt, kriter.org
Mistik: Aşk ve HayatKocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı Yarabbi!
Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.
İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.
Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak "niye?" diye sordu. "Gerçekten belli bir sebebi yok" dedim, "sadece yoruldum." Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki! Sonunda sordu: "seni caydırmak için ne yapabilirim?"
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. "İşte mesele tam da bu" dedim. "Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim." "Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl'olacak. Bunu benim için yapar mısın?" Yüzümü dikkatle inceledi ve "Sana bunun cevabını yarın vereceğim" dedi. Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu. Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
"Sevgilim" diye başlıyordu, "O çiçeği senin için koparmazdım" Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim. "Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var."
"Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem için koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var."
"Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var."
"<Sâdık arkadaşın>ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var."
"Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var."
"Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı
inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin - gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var." "Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem."
Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.
"Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum." Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi. Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim. Bu gerçek aşktı.
İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.
Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil...
Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz... Ama hep oralarda bir yerdedir. Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.
Aşk ve hayat tam da böyle bir şeydir.
"Love&Life", Sweet Awni
My husband is S/W Engineer by profession, I love him for his steady nature and I love the warm feeling when I lean against his broad shoulders. Two years of courtship and now, five years into marriage, I would have to admit, that I am getting tired of it. The reasons of me loving him before, has now transformed into the cause of all my restlessness. I am a sentimental woman and extremely sensitive when it comes to a relationship and my feelings. I yearn for the romantic moments, like a little girl yearning for candy. My husband is my complete opposite; his lack of sensitivity, and the inability of bringing romantic moments into our marriage has disheartened me about LOVE. One day, I finally decided to tell him my decision, that I wanted a divorce. "Why?" he asked, shocked. "I am tired. There are no reasons for everything in the world!" I answered. He kept silent the whole night, seemingly in deep thought. My feeling of disappointment only increased. Here was a man who was not able to even express his predicament, so what else could I expect from him? And finally he asked me: "What can I do to change your mind?" Somebody said it right... It's hard to change a person's personality, and I guess, I have started losing faith in him. Looking deep into his eyes I slowly answered: "Here is the question. If you can answer and convince my heart, I will change my mind. Let's say, I want a flower located on the face of a mountain cliff, and we both are sure that picking the flower will cause your death. Will you do it for me?" He said: "I will give you your answer tomorrow...." My hopes just sank by listening to his response. I woke up the next morning to find him gone, and saw a piece of paper with his scratchy handwriting underneath a milk glass, on the dining table near the front door, that goes.... My dear, "I would not pick that flower for you, but....please allow me to explain the reasons further..... This first line was already breaking my heart. I continued reading. "When you use the computer you always mess up the Software programs, and you cry in front of the screen. I have to save my fingers so that I can help to restore the programs. You always leave the house keys behind, thus I have to save my legs to rush home to open the door for you. You love traveling but always lose your way in a new city. I have to save my eyes to show you the way. You always have the cramps whenever your "good friend" approaches every month. I have to save my palms so that I can calm the cramps in your tummy. You like to stay indoors, and I worry that you will be infected by infantile autism. I have to save my mouth to tell you jokes and stories to cure your boredom. You always stare at the computer, and that will do nothing good for your eyes. I have to save my eyes so that when we grow old, I can help to clip your nails and help to remove those annoying white hairs. So I can also hold your hand while strolling down the beach, as you enjoy the sunshine and the beautiful sand...and tell you the colour of flowers, just like the colour of the glow on your young face... Thus, my dear, unless I am sure that there is someone who loves you more than I do... I could not pick that flower yet, and die ... " My tears fell on the letter, and blurred the ink of his handwriting... and as I continue on reading... "Now, that you have finished reading my answer, and if you are satisfied, please open the front door for I am standing outside bringing your favorite bread and fresh milk... I rushed to pull open the door, and saw his anxious face, clutching tightly with his hands, the milk bottle and loaf of bread....Now I am very sure that no one will ever love me as much as he does, and I have decided to leave the flower alone... That's LIFE, and LOVE. When one is surrounded by love, the feeling of excitement fades away, and one tends to ignore the true love that lies in between the peace and dullness. Love shows up in all forms; even in very small and cheeky forms. It has never been a model. It could be the dullest and most boring form ... Flowers, and romantic moments are only used and appear on the surface of the relationship. Under all this, the pillar of true love stands... AND THAT'S LIFE August 18 Mistik: Beş HikâyeMutlaka daha önce okumuş olduğunuz hikâyelerdir. Ama öyle güzeller ki, her okuyuşumuzda içimizde çiçekler açıyor, hayatı daha anlamlı, bizi daha ümitli kılıyor. Buyurun efendim:
Birinci Hikâye Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi :
"Hergün okulu temizleyen hademe kadının adı nedır ?" Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen hergün görüyorduk. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde filan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektik ki! Son soruyu cevapsız bırakıp kâğıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu. "Tabi ki dahil" dedi, hocamız gülümseyerek ve devam etti: "Hayatınız boyunca şahsen tanımadığınız ama size hizmet getiren insanlarla karşılaşacaksınız. Verdiği hizmeti para karşılığı yapıyor olsa bile hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlardır. Bu ilginiz hiç olmazsa onlara gülümsemeniz, merhaba demeniz ve isimlerini bilmenizle sınırlı kalsa bile..." *** İkinci Hikâye
Bir gece, vakit gece yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve yoldan geçen arabaların dikkatini çekmeye çalışıyor, geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye, hem de Alabama'da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm, bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken
ille adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi armağanda: "Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı, son nefesinde yanında olmayı başardım. Allah, bana yardım eden sizden ve başkalarına -karşılık beklemeksizin- yardım eden herkesten razı olsun. En İyi Dileklerimle, Bayan Nat King Cole." ***
Üçüncü Hikâye
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde on yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız yanına gelince çocuk sordu:
"Çikolatalı pasta kaç para ?" "50 kuruş" Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
"Peki, Dondurma Ne Kadar ?" "35 kuruş" dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki... Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?" dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde gözleri doldu: Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 kuruşluk bahşiş duruyordu.. Verilenin değeri miktarında değil, elinizdekinin ne kadarını verdiğinizdedir. ***
Dördüncü Hikâye
Eski zamanlarda bir kral, kaleye gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurdu. Kendisi de -tedbili kıyafet- burca çıkıp, bakalım neler olacak diye gözlemeye başladı. O gün akşama kadar zengin tüccarlardan, kervancılardan, saray görevlilerinden, en sıradan insanlara kadar onlarca kişi yoldan geçti. Kayanın
yanına gelince etrafından dolaşıp saraya giriyorlar, bir kısmı ise kralı yüksek sesle eleştiriyordu. "Halkından bu kadar vergi alıyor, ama kalenin giriş yolunu bile temiz tutamıyordu." Kral tam ümidi kesmişti ki pazara meyve-sebze getiren bir köylü kayanın yanında durdu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itti. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı... Kese altın doluydu. Bir de not vardı içinde... "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir." diyordu kral. İnsanlara, kamuya, hayvanlara ve bitkilere yaptığınız "karşılıksız" yardımların, bizi devamlı izleyen, karşılıkların Sahibinin yanında mutlaka "bir karşılığı" vardır. ***
Beşinci Hikâye
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Hayatta kalmak için tek şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip veremeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer kurtulacaksa veririm" dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu. Sonra gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu : "Hemen mi öleceğim?" Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu. Çocukları çok sevmemiz, onların doğuştan gelen saf iyiliklerinin henüz örselenmemiş olmasındandır. Bize düşen sadece içimizdeki çocuğu, karşılaştığımız türlü tatsız tecrübeye rağmen öldürmemektir. Anonim (Müge Kesici'ye teşekkürlerimle) August 17 Video: Hot Dog :)Memleketimizde sosisli sandviçin, hamburgerin henüz lahmacunun, pidenin yanında yer bulmaya çalıştığı yıllara ait fıkradır:
Temel'le Dursun büyük bir gemiye tayfa yazılmışlardır.
Gemi New York'ta yük boşaltırken, iki kafadar - ilk defa geldikleri bu devasa şehri gezmeye çıkarlar.
Karınları acıktığında da kaptanın ceplerine koyduğu parayı çarçur etmek istemezler, aracının üzerinde "hot dog" yazan bir seyyar satıcıdan karınlarını doyurmaya karar verirler.
"Amman" der Temel, "pak pağayum şu reisin verdiğu lugate; domuz eti olmasun..." Dursun sözlüğü karıştırır: hot=sıcak, dog=köpek. Yüzleri buruşur. Ama bu "ecnebi" memleketinde köpek eti domuz etinden iyidir. Alırlar paketlerini, bir banka otururlar, ambalajı açarlar. Temel dikkatlice inceler elindeki sosisli sandviçi:
"Ula Tursun sana köpeğun neresi gelmiştur?" Ama eloğlu bizim Temel'le Dursun gibi kalender değil ki... :) Hot Dog :)
Videoyu izlemek için tıklayın:
August 15 Video: Neye Niyet, Neye KısmetKendi gözlerimizle gördüğümüzü sandığımız şeyler bile bir illüzyon olabilir.
Bir adım sonramız bizi bambaşka bir hayata sürükleyebilir. Gerçek olanhayata dair: bir nefes sonrasının neler getirebileceğine dair, bir şey bilmediğimizdir.
"Yâni"si, gelecek öngörülerimiz aslında sadece bir hayalden başka bir şey değildir. Bazen umduklarımızın, sandıklarımızın gerçekleşmesi ise duran bir saatin günde iki defa doğru zamanı göstermesi gibidir.
Her an gözlerimizden yeni bir bağ çözülür. Ve gördüklerimiz bizi az veya çok hep şaşırtır. Neye Niyet, Neye Kısmet
Videoyu izlemek için tıklayın:
August 14 Okula Gitmek İstemiyorum :)Anne: Hadi kalk oğlum, okula gitme zamanı...
Oğul : Okula gitmek istemiyorum anne.
Anne: Niyeymiş o bakim? Bana gitmemen için iki sebep göster. Oğul : Birincisi: bütün çocuklar benden nefret ediyor, ikincisi: bütün öğretmenler de benden nefret ediyor. Anne: Hadi bakim, mızmızlanma. Bunlar sudan mazeretler. Okula gitmek zorundasın yavrum. Oğul : Niyeymiş o? Bana gitmem için iki sebep göster. Anne: Birincisi: artık elli iki yaşındasın, ikincisi: sen o okulun müdürüsün. "I don' wanna go 2 school", Fun Crunch
One Early morning a mother went to her sleeping son and woke him up. MOM: "Wake up, son. It's time to go to school." SON: "But why, Mama? I don't want to go to school." MOM: "Give me two reasons why you don't want to go to school." SON: "One, all the children hate me. Two, all the teachers hate me." MOM: "Oh! that's not a reason. Come on, you have to go to school." SON: "Give me two good reasons WHY I *should* go to school?" MOM: "One, you are FIFTY-TWO years old. Two, you are the PRINCIPAL of the school." August 12 Video: Çin İşi Japon İşi, Bunu Yapan Garip KişiVideoda göreceklerinizin mutlaka bir açıklaması vardır.
Öyle umuyorum. Çin İşi Japon İşi
İzlemek için tıklayın:
August 10 Dilenci :)Mahalleye yeni taşınmış adam, köşe başındaki emektar (!) dilencinin yanından geçerken, önündeki eski püskü karton kutusuna bir lira bıraktı.
Sonraki gün de öyle yaptı. Ve bu böyle artık her gün devam etti. Günler günleri, haftalar ayları kovaladı. Derken bir gün bu miktar 75 kuruşa düştü, ondan sonra da öyle devam etti. "N'apalım" dedi dilenci, "hiç yoktan iyidir." ,Ama bir yıl kadar sonra miktar bu sefer 50 kuruşa düşünce dayanamayıp sordu: "Neler oluyor kuzum? Önceleri günde bir lira veriyordunuz, sonra bunu 75 kuruşa indirdiniz, şimdi de 50 kuruşa. Sorun nedir?" Adam şaşkın, kekeledi:
"Özür dilerim, geçen sene büyük oğlum üniversiteye başlamıştı, bu yıl da büyük kızım. Masraflar artınca harcamalarımdan tasarruf etmek zorunda kaldım." Kısa bir sessizlik... - "Kaç çocuğunuz var?" - "Dört." Kısa bir sessizlik daha... - "İnşallah hepsini benim paramla okutmayı düşünmüyorsunuzdur." "Beggar of Today", Fun Crunch
A man walks past a beggar every day and gives him Rs.10 and that Continues for a year. Then suddenly the daily donation changes to Rs. 7.50 "Well," the beggar thinks, "it's still better than nothing." A year passes in this way until the man's daily donation suddenly becomes Rs. 5. "What's going on now?" the beggar asks his donor. "First you give me Rs. 10 every day, then Rs. 7,50 and now only Rs. 5. What's the problem?" "Well," the man says, "last year my eldest son went to university. It's very expensive, so I had to cut costs. This year my eldest daughter also went to university, so I had to cut my expenses even further." "And how many children do you have?" the beggar asks. "Four," the man replies. "Well," says the beggar, "I hope you don't plan to educate them all at my expense." August 07 Video: Yaramaz Büyükanne :)Yaşlandığınızda eşinizle ilişkinizde arkadaşlık ön plana çıkar.
Öyleyse sohbet edebileceğiniz, beraber muzırlık yapabileceğiniz biriyle evlenin. Yaramaz Büyükanne :)
Videoyu izlemek için tıklayın:
July 17 Video: Dünya Ne Kadar Büyük?Avrupa'daki küçük ülkelerin birinden gelen bir misafirimle İstanbul'u -arabayla- doğudan batıya kat'ederken hayretini gizleyememiş, sadece gidiş istikametimizde değil, başını çevirdiği her istikamette göz alabildiğine uzanan bu devasa şehri hayretle izlerken "İstanbul ne kadar büyük!" sözleri dökülmüştü dudaklarından.
Yine arabayla, memleketimizin görülecek birkaç yerine giderken, bu defa da ülkenin büyüklüğü gözlerini korkutmuştu: "Türkiye ne kadar büyük!" Öyle ya! Onun ülkesinde en uzak mesafeli yolculuk 3 saati bulmuyordu. Yıllar sonra Google Earth'de sanal Dünya turu yaparken, hayretle "dünya ne kadar büyük!" dediğimde o misafirimin şaşkınlığını hatırlayıp gülümsedim. Artık onun neler hissettiğini biliyordum: korku-saygı-hayranlık karışımı bir duygu... Gözümüzle gördüğümüz ne kadar büyükse, aslında ne kadar da küçük olduğumuzun farkına varıyor ve bu büyüklük karşısındaki küçüklüğümüzle eziliyorduk. Oysa ne arkadaşımın ne benim henüz görmediklerimiz vardı. Ve onlardan da öte, hiçbirimizin asla göremediği, bütün bu büyüklükleri bir Yaratan vardı.
"Mesaj" filminde, bir kapsülün içinde bütün kâinatı seyrederken kendini tutamayıp ağlayan Dr. Ellie Arroway (Judy Foster) gibi ben de O'nun büyüklüğü karşısında içimi kaplayan bir hayranlık ve saygı ile eğiliyorum.
Dünya Ne Kadar Büyük?
Videoyu izlemek için tıklayın:
July 16 Video: Suya Mecburi İnişEn son Denizli'de, ondan önce de Diyarbakır'da iki yolcu uçağı düştü.
İkisinde de pilotlar asker kökenliydi. İkisinde de sebep malesef pilotaj hatasıydı. Yani lakaytlık. Ölen pilotlara ve öldürdükleri mürettebat ve yolculara Allah'tan rahmet diliyoruz. Ama âcil durumlarda bile uçağını -bir şekilde- yere emniyetle indirmeyi başaran pilotların da olduğunu görmek sevindirici. :) Suya Mecburi İniş :)
Videoyu izlemek için tıklayın:
July 13 Mistik: Araba Atı ve EşekBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler tellal iken, develer berber iken çiftliklerden bir çiftlikte iki araba atı varmış. Yıllardır aynı arabayı çeken bu iki at hiç geçinemezler, devamlı tartışır dururlarmış. Araba atlarının tartışması ne olabilir? Hızlı gidiyorsun-yavaş gidiyorsun, sağa çekiyorsun-sola çekiyorsun...
Derken, bir gün atlardan birinin ömrü tamam olmuş, diğer at yapayalnız kalakalmış. Yalnız kalınca aklı da başına gelmiş: eski ortağını arar olmuş. Bütün yükün sırtına kalması bir tarafa, arkadaşsız kalması bir yana. Bir yandan tek başına arabayı çekerken bir yandan da "ne alemi vardı, güzel güzel arkadaşlık yapacağım yerde, gereksiz didişmelere bulaşmanın, fena hislerle boğulmanın, kırmanın, kırılmanın?" diye hayıflanmış durmuş. Gün geçmiş, devran dönmüş. Sahibi bizim atın yanına yeni bir at daha almış. Almış da, atımız bu sefer yeni atla didişmeye başlamış: hızlı gidiyorsun-yavaş gidiyorsun, sağa çekiyorsun-sola çekiyorsun... tıpkı eski günlerdeki gibi... tıpkı eski arkadaşı gibi... Neyse ki bunu fark etmesi uzun sürmemiş. Fark eder etmez de, ahırın en bilgesi eşeğin yanında soluğu almış. Eşek, atın hikâyesini sonuna kadar sessizce dinlemiş. Sonra konuşmuş: "hatanı fark etmen de bir erdemdir. Senin derdinin bir çaresi var. Var ama sen uygulayabilir misin, onu bilmem." "Amman" demiş bizim at, "varsa söyle, vallahi uygulayacağım, billahi uygulayacağım. Çünkü kendimden utanır oldum, kendi yüzüme bakamıyorum." "Peki" diye devam etmiş eşek, "Uygulayabilirsen hem mutlu olur, hem de mutlu edersin." Şunu düşün: Bundan seneler, seneler sonra ölmüş olacaksın. Bundan seneler, seneler sonra o arkadaşın da ölmüş olacak. Bundan seneler, seneler sonra sen ve şu çevrende gördüğün hiç kimse artık hayatta olmayacak. Bizim yerimize yepyeni, bambaşka bir nesil hayat sürüyor olacak. Onlar da ölecekler, yerlerine yeni bir nesil gelecek. Bunu her gün hatırlayabilirsen, önceden içinde büyüttüğün olumsuzlukların -aslında- nasıl da incir çekirdeğini doldurmadığını fark edeceksin ve içindeki sevgi açığa çıkmaya fırsat bulacak." http://groups.google.com.tr/group/bursaforum The Cart Horse & Donkey, Sweet Awni
Once upon a time there were two cart-horses. They worked together for many years, pulling the cart of a peasant. Over the years, they often argued with each other, complaining that the other was not keeping to its side, or was going just a little too quickly or just a little too slow.
One day, one of the two horses suddenly died. The remaining horse was very upset about this. It realized that in all the time that they had worked together, it had not once told the other horse how much it valued its company and its faithful help in pulling the cart. Now the chance was gone forever. The horse also reflected on all the squabbles they had had. It suddenly understood that it need not have taken offence as easily as it had done, that it need not have borne as many grudges, that it could have been less arrogant, in short, it realized that it had wasted all the energy that had been available for friendship and kindness on unworthy and unnecessary thoughts and emotions. The horse was ashamed and resolved to lead a different life in future. Whoever its new partner was going to be, things were going to be different. But time passed, and the horse forgot. One day, it caught itself in exactly the same kind of behavior that it had sworn never to engage in again. The horse could not understand why it had returned to its old ways. That evening, in the stable, the horse decided to seek out the peasant's donkey, which had a reputation for wisdom among the animals. The donkey listened to the horse's story. Eventually, it replied. "It is good that you have noticed what has happened. If you truly want to change, this is possible; but it will, for a long time, cost you your peace of mind. Are you prepared to accept this?" The horse replied that it definitely did not want to return to its old ways. Anything was better than that. So the donkey continued, "There is one very simple, and at the same time very hard thing that you have to do. Remember every day that one day, perhaps today, perhaps many years from now, you will die. Remember every day that the horse next to you will die. Remember every day that every other creature you will see, will one day die. Remember that all animals alive today are part of a wave, which will soon break and be lost on the beach forever, to be followed by a new wave, and another, and another. No wave is permanent. The only thing that is permanent is the ocean." There were tears in the horse's eyes. The donkey continued, "Only if you remember death will you become strong-willed and alert enough not to postpone love. This is my advice to you, and in following it, perhaps one day you may come to know that which is deathless." July 09 Online Basit Oyun: Meteor YağmuruKısa sürelerle farklı konulara odaklanmak zihni dinlendirir.
Kürsörü meteorun üzerine getirin, vurmak için tıklayın. Dikkat edin: cephaneniz kısıtlı. Füzelerinizi, üzerinize düşme ihtimali olmayan meteorlarla heba etmeyin. Fazla oynamayın. :) Meteor Yağmuru
Oynamak için tıklayın:
July 07 Mistik: İnci KolyeCeyda boncuk gözlü, elma yanaklı, şakrak sesli 5 yaşında bir çocuktu.
Bir gün annesiyle pazara gittiğinde 2.5 liralık plastik bir inci kolye gördü. Aman Allah'ım! O ne güzel bir kolyeydi öyle... "Bunu alabilir miyiz anne?" diye sordu. "Hmm, gerçekten güzel bir kolye. Ama oldukça da pahalı. Bak sana ne diyeceğim: bu kolyeyi sana alacağım, eve gidince de onu ödemek için ne işler yapabileceğinin bir listesini çıkaracağız. Ha, bir de babaannenin sana bayramda verdiği 1 lirayı da üzerine katarız. Tamam?" Ceyda kabul etti. Annesi kolyeyi aldı, bir hafta boyunca Ceyda görevlerini muntazaman yerine getirdi, üzerine de babaannesinin verdiği 1 lirayı kattı ve kolyenin parasını ödedi. Kolyeyi öyle seviyordu ki; evde, anaokulunda, annesiyle alışverişe çıktığında, hattâ uyurken bile üzerinden hiç çıkarmıyordu. Sadece banyoda çıkarıyordu onları. Annesi banyoda çıkarmazsa boynunu yeşile boyayacağını söylemişti. Ceyda'nın bir de, onu çok seven bir babası vardı. Her gece uyumadan önce yatağının yanına bir sandalye çeker ve ona masal okurdu. Bir gece masal bittikten sonra kitabı kapattı ve sordu: "Ceyda, beni seviyor musun?" "Evet babacığım, seni seviyorum" diye cevapladı Ceyda. "Bana inci kolyeni verir misin?" "İnci kolyemi mi? Haayııır! Onun yerine sana, bana doğum günümde aldığın pofuduğumu vereyim babacım. Bir de kahvaltı takımımı..." "Tamam canım." dedi babası ve yanağına bir öpücük kondurdu: "iyi uykular meleğim." Bir hafta sonra masaldan sonra babası tekrar sordu: "Beni seviyor musun Ceyda?" "Evet babacığım, seni seviyorum" dedi yine Ceyda. "Tamam, o zaman bana inci kolyeni ver." "Oo, babacığım inci kolyem olmaz. Ama sana tavşan terliklerimi, doğum günümde aldığın atımı vereyim. Öyle yumuşacık tüyleri var ki: oynamaya doyamazsın. Ben onu çok seviyorum. Sen de seversin." "Yo, onları istemem. Peki bir tanem" deyip yanağına bir öpücük kondurdu yine babası: "iyi uykular meleğim, tatlı rüyalar." Birkaç gece sonra babası Ceyda'ya masal okumak için odasına girdiğinde Ceyda yatmamış, yatağında oturuyordu. Dudakları titriyordu. "Buyur babacığım" diyerek elini uzattı. Avucunda sevgili plastik inci kolyesi vardı. Babasının avucuna bıraktı. Babası bir eliyle onu alırken diğer elini cebine götürdü ve mor kadife kaplı bir kutu çıkarıp kızına uzattı. Kutunun içinde çok zarif, çok güzel, gerçek incilerden bir kolye vardı. En başından beri onu cebinde taşıyordu. Küçük kızının ucuz ve sahte olan kolyeden vazgeçeceği, ona gerçeğini verebileceği günü bekliyordu. İşte böyle. Rabbimiz de ucuz ve sahte olan şeylerden vazgeçeceğimiz, bize gerçek hazineleri verebileceği günü bekliyor. Sizin de vazgeçemediğiniz sahte plastik kolyeleriniz var mı? Gereksiz, hoş olmayan, zararlı davranışlarınız, eylemleriniz, alışkanlıklarınız? Yaradan'ın diğer elinde ne var görmek istemez misiniz? Allah cc, O'nun için vazgeçtiğinize karşılık, yerine çok daha iyisini vermeyecek mi sanıyorsunuz? http://groups.google.com.tr/group/bursaforum "pearls", kunwari kanya Jenny was a bright-eyed, pretty five-year-old girl.
One day when she and her mother were checking out at the grocery store, Jenny saw a plastic pearl necklace priced at $2.50. How she wanted that necklace and when she asked her mother if she would buy it for her, her mother said, "Well, it is a pretty necklace, but it costs an awful lot of money. I'll tell you what. I'll buy you the necklace, and when we get home we can make up a list of chores that you can do to pay for the necklace. And don't forget that for your birthday Grandma just might give you a whole dollar bill, too. Okay?" Jenny agreed, and her mother bought the pearl necklace for her. Jenny worked on her chores very hard every day, and sure enough, her Grandma gave her a brand new dollar bill for her birthday. Soon Jenny had paid off the pearls. How Jenny loved those pearls. She wore them everywhere to kindergarten, bed, and when she went out with her mother to run errands. The only time she didn't wear them was in the shower - her mother had told her that they would turn her neck green. Now Jenny had a very loving daddy. When Jenny went to bed, he would get up from his favorite chair every night and read Jenny her favorite story. One night when he finished the story, he said, "Jenny, do you love me?" "Oh yes, Daddy, you know I love you," the little girl said. "Well, then, give me your pearls." "Oh! Daddy, not my pearls!" Jenny said. "But you can have Rosie, my favorite doll. Remember her? You gave her to me last year for my birthday. And you can have her tea party outfit, too. Okay?" "Oh no, darling, that's okay." Her father brushed her cheek with a kiss. "Good night, little one." A week later, her father once again asked Jenny after her story, "Do you love me?" "Oh yes, Daddy, you know I love you." "Well, then, give me your pearls." "Oh, Daddy, not my pearls! But you can have Ribbons, my toy horse. Do you remember her? She's my favorite. Her hair is so soft, and you can play with it and braid it and everything. You can have Ribbons if you want her, Daddy," the little girl said to her father. "No, that's okay," her father said and brushed her cheek again with a kiss. "God bless you, little one. Sweet dreams." Several days later, when Jenny's father came in to read her a story, Jenny was sitting on her bed and her lip was trembling. "Here, Daddy," she said, and held out her hand. She opened it and her beloved pearl necklace was inside. She let it slip into her father's hand. With one hand her father held the plastic pearls and with the other he pulled out of his pocket a blue velvet box. Inside of the box were real, genuine, beautiful pearls. He had them all along. He was waiting for Jenny to give up the cheap stuff so he could give her the real thing. So it is with our Heavenly Father. He is waiting for us to give up the cheap things in our lives so that he can give us beautiful treasure. Isn't God good? Are you holding onto things which God wants you to let go of? Are you holding onto harmful or unnecessary partners, relationships, habits and activities which you have become so attached to that it seems impossible to let go? Sometimes it is so hard to see what is in the other hand but do believe this one thing... God will never take away something without giving you something better in its place. July 03 Online Basit Oyun: Uzay DevriyesiKısa fasılalarla farklı konulara odaklanmak zihni dinlendirir.
Devriye aracınızı yönlendirmek için okları, ateş etmek için spacebar'ı kullanın. Küçük nokta mayınlardan kaçın, yakıt ve silah podlarını toplayın. Fazla oynamayın. :) Uzay Devriyesi Oynamak için tıklayın:
Asrın Beyin Cerrahı: M. Gâzi Yaşargil"Prof. Yaşargil kendini her şeyiyle hastasının iyiliğine adamış canlı bir hekim misâlidir. Ne söylüyorsa onu yapar:
'Hastanın iyiliğini gâye edinen her türlü samimi ve kararlı gayret, hasta iyiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır ve buna katkıda bulunur'. Gâzi Yaşargil için, hastanın dostu olmak demek, şaşırtıcı bilgi derinliğine ve fevkalâde tecrübe birikimine sahip olmaktan öte, hiç bitmeyen bir heyecanla yeni bilgi ve teknikler araştırmak ve hastanın hizmetine sunmaktır. Ona göre; tabibin kendisi için orada bulunduğunu hissetmesi, hastanın en mühim ilaçlarından biridir." Usame El-Mefti, Arkansas Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi AD Başkanı Bir kaymakam âilesinin üçüncü çocuğu olarak doğduğu Lice'den, o henüz 3 aylıkken Ankara'ya taşınırlar. Kardeşi İhsan, henüz 2 yaşındayken, tıbbi imkânların kifayetsizliği sebebiyle tifoya yakalanır. "Garip şekilde bu hâdise beni ve kardeşlerimi tıp okumaya teşvik etti" diye hatırlar o günleri. Nitekim, kendisinden 2 sene sonra doğan kardeşi Erdem İsviçre'de genel cerrahi profesörü, 4 sene sonra doğan kardeşi Günay Zürih'te fizyoloji profesörü, en küçük kardeşi Tomris ise, Ankara'da kimya doktoru olur. Ankara'da çok soğuk bir kış günü okula giderken sağ taraflı yüz felci geçirir. Henüz 16 yaşındadır. Yakın aile dostları ve komşuları Prof. Yusuf Sarıbaş'ın tedavisiyle 9 ay içinde iyileşir. 1943'de Ankara Erkek Lisesi'nden mezun olduktan sonra Almanya'ya gider. Almanya'da Berlin Üniversitesi'nde Prof. Cramer'dan nöroloji eğitimi aldıktan sonra Türkiye'ye dönerek, Ankara'da nöroloji kliniğini kuran Sarıbaş'ın tıp felsefesi ve tarihi üzerine yazdığı denemeler, genç Gâzi'yi derinden etkiler. Ayrıca, uzun tedavi müddeti içerisinde, Sarıbaş'ın tercüme ettiği bir felsefe denemesi vesilesiyle tanıştığı meşhur cerrah August Bier'in talebesi olmak için Viyana' ya gitmeyi aklına koyar. Ancak, II. Cihan Harbi başlamak üzeredir. Buna rağmen, birkaç arkadaşıyla beraber biriktirdikleri harçlıkları yanlarına alarak, bir askeri uçakla, Almanya'ya doğru yola çıkarlar. Bulgaristan üzerindeyken yolu kesilen uçak inişe mecbur edilir. Nihayet 1943 senesinin soğuk bir kış günü, Gotik katedraliyle meşhur, Nietzche'nin memleketi olarak da adını duyuran küçük bir Alman kasabasına, Naumburg'a ulaşır. Naumburg'daki 100 yataklı hastahanede hemşire yardımcısı olarak çalışmaya başlar. II. Cihan Harbinin nihâyetine doğru, Jena'daki tıp eğitimini yarıda keserek İsviçre/Basel'e gider ve 1949'da Basel Tıp Fakültesinden mezun olur. 1950'lerde Muensingen/Bern' de dâhiliye ve genel cerrahi ihtisası görür, 1953'de Prof. Krayenbühl'e asistan olur. Yaşargil, 1960'da meşhur cerrah Pete Donaghy ile buluşarak Burlington'da mikrovasküler cerrahi laboratuvarında çalışmaya başlar. Donaghy, Yaşargil için mükemmel bir "gönüldaş" olur. Yaşargil, Donaghy'nin ilk ve en gözde talebesi olur. Çok geçmeden usta ve talebesinden "beyin cerrahisinin çehresini değiştiren adamlar" diye bahsedilmeye başlanır. Yaşargil, hocası Donaghy'nin "dokuya insanlara davrandığınız gibi davranın; nezaketle ve saygıyla" sözünü sonraki kuşaklara rehber yapacaktır. Yaşargil, Donaghy'nin yanında 14 ay boyunca mikroskop altında beyin damarlarına müdahale imkânlarını araştırır; kol, bacak ve karın damarları üzerinde yürütülen büyük çaplı çalışmaların hepsini, kılı kırk yararak ve sistematik olarak tamamlar. Yarım ve bir milim çapındaki çok ince damarlar üzerinde oldukça başarılı işlemler yapar. Bu sırada, kafatası dışındaki bir arteri (sathi temporal arter) kafatası içindeki bir artere (Orta serebral arter) ağız ağıza bağlamaya muvaffak olur. Bu, beyin cerrahisinin ilk "by-pass"ıdır. Çok geçmeden dünyanın bütün cerrahları "Donaghy & Yasargil" modelini öğrenmek için Zürih'e akın eder. 1967'de tekrar Zürih'e dönen Yaşargil yaklaşık bir sene içinde Krayenbühl ile beraber hatırı sayılır miktarda nörolojik hastalığın mikro-cerrahi tekniklerini tafsilatıyla anlatan çok şümullü bir anjiyografi kitabı hazırlar. 1965'de yayınladıkları ilk kitap Die Zerebrale Angio-graphie'nin ardından 1967 ve 1969'da iki kitapçık daha yayınlanır: MicroVascular Surgery ve Microsurgery Applied to Neuro-surgery. Artık, beyin cerrahlarının "gözü açılmış"tır. Nitekim, bu iki kitapçık kısa zamanda Zürih'i dünyanın en mühim beyin cerrahisi merkezi haline getirir. 1973 yılında ordinaryüs olan Yaşargil 1992'ye kadar klinik şefliği yapar ve 1993' de emekli olduktan sonra çalışmalarına ABD Arkansas Tıp Bilimleri Üniversitesi'nde devam eder. 1999'da Amerikan Beyin Cerrahları Birliği tarafından, 340 isim arasından, beyin ve sinir cerahisinin bilimini ve sanatını kökten değiştiren Prof. Dr. Harvey Cushing ve Prof. Dr.Gâzi Yaşargil yüzyılın birinci ve ikinci yarısı için "asrın adamı" olarak belirlenir. Prof. Dr. Gazi Yaşargil' in, beyin cerrahisine mikroskobu sokarak özellikle beyin damarlarındaki balonlaşmanın (anevrizmanın) ameliyatında çığır açtığı vurgulanır. Araştırmacı yönünü sürekli ortaya koyan Prof. Dr. Yaşargil'in ayrıca ameliyatlarda kullanılmak üzere geliştirdiği teknik ve cihazlardan da söz edilir. Prof. Dr. Yaşargil, beyin loplarını açmada kızının adını verdiği "Otomatik Leyla Ekartörü" ve "Yaşargil Anevrizma Klipleri"ni dizayn etmiştir. Beyin dokusu ve damarsal yapıların ameliyatları konusunda çok sayıda yayını bulunan ve çeşitli ülkelerden binlerce hekime eğitim veren Prof.Gazi Yaşargil'in makâlelerinden bugüne yaklaşık 5 bin alıntı yapılmış, 23 yılda 3 bin hekim yetiştirmiştir. 4'ü yabancı - dünyanın 6 tıp fakültesinden fahri doktorası, 14'ü yabancı - dünyanın 16 tıp kurumundan fahri üyeliği olan Prof. Yaşargil'in uluslararası 16 ödülünün yanısıra Milli Egemenlik Onur Ödülü, TBMM Onur Ödülü ve TC Üstün Hizmet Madalyası vardır. Sağlık 2000
|