Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ님의 프로필You're Definitely On The...사진블로그리스트기타 도구 도움말

블로그


    3월 16일

    Pratik Ev Bilgileri :)

     
     
    1.   Bir buz küpü boğazınıza takıldıysa paniklemeyin.
    Bir tas su kaynatın ve onu boğazınızdan aşağı boşaltın.
    Gırtlağnızdaki buz anında eriyip kaybolacaktır. :)

     
    2.   Sakar mısınız?
    Eğer öyleyse, elinizi kesmeden sebzelerinizi doğramak çok kolay:
    siz doğrarken bırakın sebzeleri başkası tutsun. :)
     
    3.   Yüksek tansiyonu olanlar için pratik çözüm:
    Tansiyonunuz yükseldiğinde vücudunuzun uygun bir yerini kesin.
    Damarlarınızdaki kanın bir kısmının akması tansiyonunuzu hemen düşürecektir.
    Kanınız akarken saat tutmayı unutmayın. :)
     
    4.   Uykunuz çok mu ağır?
    Saatinizi kuruyor, ama onu susturup uyumaya devam mı ediyorsunuz?
    Saatinizin üzerine bir fare kapanı kurun, sorununuz çözülecektir. :)
     
    5.   Kış geldi, öksürük mevsimi başladı.
    Sizi bıktıran öksürüklerinizden kurtulmak mı istiyorsunuz?
    Bir şişe müshil şurubu için.
    Artık daha az öksürdüğünüzü, hattâ çok kısa zamanda öksürmekten tamamen vazgeçtiğinizi hayretle göreceksiniz. :)
     
    6.   Dişiniz fena ağrıyor.
    Vakit gece yarısı. Ne yapacağınızı bilmiyorsunuz.
    Başparmağınıza bir çekiçle var gücünüzle vurun. Diş ağrınızı artık hissetmeyeceksiniz. :)
     
    7.   Unutmayın.
    Herkes, herşey normalde normal görünür; ta ki onu öğrenmek durumunda kaldığınız âna kadar...
     
    8.   Tuvalete gitmek için asla hiçbir fırsatı kaçırmayın;
    ihtiyacınız olmasa da...
     
    9.   Uyandığınızda nefes alıyorsanız, tebrikler.
    Bu, size bir şans daha verilmiş demektir.
     
    10. Ve nihayet âilenize ve dostlarınıza gerçekten iyi davranın.
    Lâzımlığınızı boşaltmalarına ihtiyaç duyabileceğiniz günleriniz olabilir.
     
    11. İstatistikler her dört kişiden birinin -öyle veya böyle- bir çeşit akli rahatsızlığı olduğunu göstermektedir.
    En iyi üç dostunuzu aklınızdan geçirin. Onlarda bir sorun yok gibiyse, gidin bir doktora görünün. :)
     
     
    Amazingly Simple Home Remedies, Ex-Zone
    01. If you are choking on an ice cube, don't panic. Simply pour a cup of boiling water down your throat and presto. The blockage will be almost instantly removed.
    02. Clumsy? Avoid cutting yourself while slicing vegetables by getting someone else to hold them while you chop away.
    03. Avoid arguments with your partner about lifting the toilet seat by simply using the sink.
    04. For high blood pressure sufferers: simply cut yourself and bleed for a few minutes, thus reducing the pressure in your veins. Remember to use a timer.
    05. A mouse trap, placed on top of your alarm clock, will prevent you from rolling over and going back to sleep after you hit the snooze button. 
    06. If you have a bad cough, take a large dose of laxatives. Then you will be afraid to cough.
    07. Have a bad toothache? Smash your thumb with a hammer and you will forget about the toothache.
    08. Sometimes, we just need to remember what the rules of life really are: You only need two tools: WD-40 and Duct Tape. If it doesn't move and should, use the WD-40. If it shouldn't move and does, use the duct tape.
    09. Remember: Everyone seems normal until you get to know them.
    10. Never pass up an opportunity to go to the bathroom.
    11. If you woke up breathing, congratulations! You get another chance.
    12. And finally, be really nice to your family and friends; you never know when you might need them to empty your bedpan.
    13. The statistics on sanity are that one out of every four persons is suffering from some sort of mental illness. Think of your three best friends -- if they're okay, then it's you.
    2월 19일

    Yağcı Astrolog

     
     
    KOÇ
    Canim benim. Ya ben yerim senin o duygusal , mütevazi, ince, anlayis
    yumagi dygularini! Sen seçildinde mi gönderildin bu dünyaya. Bir insan bu
    kadar mi düzgün, bu kadar mi programli, bu kadar mi anlayisli olabilir.. Bu
    koçlar var ya, IQ seviyesi yüksek insanlarin burcudur. Dost insan,
    güzel insan. Insan gibi insan. Allah seni basimizdan, yanimizdan eksik
    etmesin. Iyi ki varsin! Allah herkese koç gibi dostlar nasip etsin insallah.
    Bitanem benim, canim canim...
     
    BOĞA

    Ayy benim güzeller güzelim. Bu bogalar var ya dünya tatlisi, yer
    gök harikasi, seker mi seker insanlardir. Bal bunlar bal. Bunun sohbetine
    doyum olmaz.! Iyi sevgili, iyi arkadas, iyi,iyi,iyi, ...... say say bitmez
    bunlar. Hatta bak yazmayayim dedim, ama dayanamayacagim ve sizinle de
    paylasacagim bu gerçegi. Biliyor musunuz ki sizler; 'bir  boğa  bir dünyaya
    bedeldir'... Onlar sanli burç aleminin, yere göge sigmaz, harikulade burç
    gurubudur.
     
    IKIZLER

    Halt etmis sana iki yüzlü diyenler. Onlar seni çekemiyorlar.
    Rahatligin,her ortama uyum saglayisin, pratik zekan... Taaa biii ki kiskanirlar
    seni sekerim. Kim senin gibi kadar özgüven sahibi olmayi istemez ki. Sen
    hiçbir zaman unutma ikizler, seni hayatin boyunca çekemeyenler olacaktir. Sen
    hiç takma o güzel kafani onlara. Sen burçlarin en sevimlisisin. Adın
    ikizler ama, sen bitanesin.

    YENGEÇ

    Allah seni yaratti, melekleri niye yaratti. Ya kardesim nedir bu
    zerafet, karizma... Sen miknatis misin nesin? Bir insan her girdigi ortamda bu
    kadar ilgi çekmeyi nasil basarir. Hem de hiçbir çaba bile sarf etmeden.
    Yoksa sen ! mükemmelligin es anlami misin? Kim istemez annesi yengeç
    burcu olsun,esi bir yengeç burcu olsun. Sen var ya olmazsa olmazsin.
    Burçlarin bas tacısın.

    ASLAN

    Heyt bee.. gözümüzün senligi, gönlümüzün nuru. Afet-i devran,
    mükemmel-i cihan. Aslan mi bu aslan . Senin kadar aynalarla barisik
    olan var mi su
    dünyada. Sen ki güzelligin simgesi, yer yüzünün günesi. Senin
    bütün fallarinda nazar çikacaktir. Mümkündür. Baska mümkünati da
    yoktur. Allah seni kem gözlerden korusun insallah, emi?
     
    BAŞAK

    Merhametlim benim. Karincayi bile incitemeyen, hassas , sevgi dolu,
    güzel basagim benim. Efendiligin simgesi, kibar insan. Seni varya anlatacak
    kelime bulamiyorum. Nesin sen? Yoksa kanatsiz bir melek mi? Herkesin
    iyiligini düsünen, verici , vefakar basak. Senin adin basak degil,
    barisin,temizligin simgesi beyaz güvercin olmaliydi. Neyse canim üzülme.
    Biz biliyoruz ya yeter. Üzülme tamam mi? Beyaz güvercinim benim.

    TERAZI

    Hay sana dengesiz diyen o dengesizler. Ben onlara ne diyeyim bilmiyorum k i!
    Yahu sen olmasan varya, su insanoglu soyunda bir eksiklik bir yitim
    olurdu. Sen dengesin insanlik için. Alem buysa kral sensin. Sen susarsan bir
    neden, konusursan ayri bir neden vardir. Marifetli, kabiliyetli, en artili
    burç sensin. Senin üstüne burç taniyan, megalomandir. Söylesene senin
    üstüne burç mu vardir? Ben ki sahsi fikrim, senden iyisini bilmem, tanimam,
    görmem.

    AKREP

    Herkes bir akrep olarak dogmayi isterdi inan bana. Güzel gözlerin,
    gururun, albeninin temel tasi akrep. Senin kadar hayatina hakim, senin kadar
    yaptigi isin arkasinda durabilen kaç kisi kaldi artik. Allah senin soyunu
    eksik etmesin. Sen ki, bir bakisiyla buzlari eritebilen, insana senin için
    Ferhat olup daglari delmeyi istettirebilen insan. Kim demisse sana fesat diye,
    onlarin hepsi....... ........ Neyse, yine açtıracaklar agzımı. Senin
    güzel gözlerin bile yeter o kiskançlara. Sen görmezden, duymazdan gel
    o fesatlari.
     
    YAY

    Kainatin bir burcu olsa , kesin yay olurdu. Sanatkar, vefakar, dogru
    dürüst insan dedikleri sen olsan gerek. İçinde bir tek yay olmayan bir
    arkadas grubunu, ugruma ölecek olsalar bile tanimam ben. Senin heyecan
    budalasi oldugunu sanan bir grup kendini bilmez, senin o insana hayat veren
    enerjini çekemeyenlerdir. Burçlar aleminin kozmik mucizesisin sen. Senin havan
    bile yeter güzelim. Çatlasin çekemeyenlerin.
     
    OĞLAK

    Sana inatçi diyorlar diye üzülme. Onlar senin istikrarina giptayla
    bakip, senin yarin bile edemeyen kisiler. Dürüstlük senin burç genlerinde
    var. Bütün alimler, bilginler genelde oglaktir. Oglak burcu olmak bile,
    tek basina bir sereftir. Hatta oglak burcu olarak dogamamis kadersizler
    için, oglak burcunu birinci dereceden akrabasi olmak bile ayri bir sereftir.
    Sen kivrak zekanla, zaten her zaman bir sifir öndesin.
     
    KOVA

    Hep çevresindekileri düsünen, insancil duygulari fazla gelismis,
    sevgi dolu kovalar. Allah sizin iyiliginizi versin emi? Ayol bu ne vericilik, bu
    ne genis bir yürek öyle. San! a sabit fikirli diyenler, senin her fikrinin
    bir cevher oldugundan habersiz mi? Esitlik senin için ne kadar önemli. Ah
    keske herkes senin çeyregin kadar bile olabilse. Sen çok yasa emi?
     
    BALIK

    Insanlar öyle duygu yoksunu olmuslar ki, senin bu yaradilisin özü
    duygusalligini alaya alacak kadar saçmalayabiliyorlar bazen. Sen
    paranoyak degilsin canim, ince fikirlisin. Ama nerdeee, bu ayrimi yapacak kafa
    bazilarinda. Ben senin o yanagina düsen göz yasini seviyorum, o
    hüzün dolu bakisini seviyorum, o sevgi dolu , gizemli yüregini seviyorum. Sana
    sıkıcı diyenler bogum bogum sikila insallah. Sen ferah tut kendini. Rahat ol,
    bosver, takma o çan çan çeneleri kafana
     
     
     
    2월 15일

    Mistik: Bugün Cumaydı

     
     
    Hiç Cuma namazına geç kaldığınız oldu mu? Veya, telaşlı telaşlı camiye girişiniz, avluda oluşmuş uzun safların arasında boş yer arayışınız... Ve boş yer bulamayıp da yüreğinizin sıkıntıya kapıldığı bir cumanız oldu mu hiç?
     
    Şahsen böyle bir durum yaşamadım, ama Cuma namazına geç kalıp da yer bulamayan birisini iyi hatırlıyorum ve kolay kolay unutacağımı da sanmıyorum.
     
    Yağmur Cuma namazından yarım saat önce bardaktan boşalırcasına yağmıştı Ankara sokaklarına. Her tarafta ıslaklık, çamur ve kimi yerlerde de su birikintisi. Buna rağmen insanlarda tatlı bir hareketlenme vardı. Hareketliliğin sebebi, yaklaşmakta olan Cuma namazıydı.
     
    İnsanlar ikişer üçer gruplarla ıslak sokaklarda yürüyerek, yakınlarında bulunan camileri yavaş yavaş doldurmaya başlıyorlardı. Ben de katıldım bu grupların arasına. Erken gitmeme rağmen caminin içi hınca hınç doluydu. Yanımda getirdiğim seccâdeyi serip oturdum.
     
    Derken diğer insanlarla birlikte, cami avlusunun kuru yerleri de tamamen doldu. Boş kalan yerlerde ise ya çok ıslaklık ya da su birikintileri vardı. Gelen insanlar yerleri gördüklerinde hemen başka camilere yol alıyorlardı.
     
    İmam efendi hutbesinde; karlı dağların başında, yağmur çamur demeden, gece gündüz ıslak elbiseleriyle nöbet tutan mehmetçiklerden bahsediyordu. Sınırdaki şehitlerimizden, evet, vakti girince aşırı yağışlı havayı ve ölüm korkusunu bile hiçe sayarak tüm teslimiyetiyle namazını kılan, acımasız bir kurşuna hedef olmuş şehitlerimizi anlatıyordu. Bunları dinlerken gözlerimiz yerdeki su birikintilerine takılıyor ve ürperiyorduk.
     
    Müezzinin kametiyle, dalan gözler, düşünen akıllar yerine geldi. Kimleri oturuşunu değiştirdi, kimileri de hemen ayağa kalkıp saftaki hizayı düzeltmeye çalıştı.
     
    Tam, namaza duracağımız sırada koşarak gelen birini fark ettim. Belli ki o da namaz kılacak yer arıyordu. Ama yerdeki sular engel oluyordu. O anda başka camiye de gitse namazı kaçıracağı kesindi.

    Hiç düşünmeden elindeki kitabı, başına gelebilecek şekilde suyla kaplanmış betonun üzerine koyup bizim gibi Yaradanının huzurunda ellerini bağladı. Hocanın tekbiriyle herkesle birRabbisinin huzurunda kıyama durdu, sessizce hoca efendinin kıraatını dinledi, rükûya vardı, secdeye kapandı.
     
    O genç de "tek", "bir" olanı kainatın her bir yerinde aklen görüp, kalben hissettiği için teslim olmuştu bütün "ben"liğiyle o Sultan-ı Zîşâna. Ve bu fiili de tevekkülü getirmişti dolayısıyla. Belki de bu hislerle beraber öylece kapandı su birikintisinin üzerine hiçbir tereddüde kapılmadan.
     
    Namaz biter bitmez yerdeki ıslanmış kitabını kapıp, koşarcasına cami avlusundan çıktı. Hem de ıslanan pantolonuna hiç bakmayıp aldırış etmeden. Herkes hayretle o gencin arkasından bakakalmıştı.
     
    Kendime sordum; acaba öyle bir durumda suya ben de kapanabilir miydim bütün teslimiyetimle? Belki soruma net bir cevap gelmedi kalbimden. Ama, o cevabı çözecek ferahlatıcı bir anahtar düştü gönül kutucuğuma;
     
    İçinizde ne taşıyorsanız dışınızda onu bulursunuz.

     
    Hüseyin Yılmaz
     
     
    2월 12일

    Evliliğiniz Nasıl Gidiyor?

     
    Bir çiftin evliliklerinin 25'inci yılında bile hâlâ birbirleri hakkında yeni bir şeyler öğrenmesinin, birbirilerine bakarken gözlerinin içinin parlamasının ve ilişkilerindeki heyecan dolu kıvılcımın bir nedeni olmalı. Böyle kaç tane çift tanıyorsunuz? Gerçek mutluluk ve huzuru arıyorsa kişi bilmelidir ki saadet İslâm'dadır. Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) örnek almadıkça bizler huzurlu evlilikler yapamayız. 

    Aynı zamanlarda sinirli olmayın!

    Çiftlerin aralarında bazı anlaşmazlıkların olması ve zaman zaman ufak tartışmaların yaşanması elbetteki çok doğal. Ancak önemli olan tarafların aynı zamanlarda çok sinirli ve fevri hareket etmemeleri olsa gerek.
    Eğer eşiniz sinirliyse siz alttan almaya çalışın. Bir daha geri dönüşü olmayan sözlerden ve hareketlerden kaçının. Haklı olsanız bile ortamın sakinleşmesini bekleyin ve bir süre sonra düşüncelerinizi ılımlı bir ses tonuyla belirtin.
     
    Hem böylece istediklerinizi yaptırma şansınız daha da artacaktır. Unutmayın ki tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır diye boşuna söylememişler.

    Birbirinize bağırmayın!
     
    Bir tartışma esnasında o sesini yükseltti diye siz de sakın bağırmaya başlamayın. Bağırmak hiçbir şeyi çözmeyecektir. Sadece durumun biraz daha karışmasını ve hatta sarpa sarmasını sağlar o kadar.
    İki taraf da aynı anda birbirine bağırıp, çağırırsa sadece gürültü çıkarmış olursunuz. Sesinizi hiçbir koşulda eşinize karşı yükseltmeyin. Sevgiden önce aranızdaki saygıyı koruyabilirseniz uzun yıllar süren mutlu bir evliliğiniz olur.
     
    Eleştirilerinizi yumuşatın 
     
    * Tabii ki eşinizin bir takım hareketlerini beğenmeyebilirsiniz. Ve konudaki düşüncelerinizi dile getirmekte de özgürsünüz. Ancak önemli olan bunu nasıl yaptığınız... Onu değiştiremeyeceğinizi bilerek hareket etmelisiniz.
    * Sözlerinizin olumlu yönde, sevgi dolu ve ılımlı olmasına özen gösterin. Yoksa hiçbir işe yaramaz. Sadece onu kırmış ve üzmüş olursunuz o kadar. Şu hareketinden nefret ediyorum yerine, hayatım bence böyle davranmak sana hiç yakışmıyor diyebilirsiniz. Ne dersiniz böylesi daha yapıcı olmaz mı?
     
    İktidar savaşına girmeyin!
     
    Eğer tartışmayı mutlaka birinin kazanması gerekiyorsa bırakın eşiniz kazansın. Aşkın bir iktidar savaşı olmadığını ve incelik istediğini bilerek hareket edin. Evlilik bu durumu daha da hassaslaştırır üstelik.
    Tartışmayı kimin kazandığı ya da kaybettiği ne kadar önemli sizin için? Bu konuda sakın hırslı olmayın. Neticede böyle küçük hesaplar yaparak bir ömrü o insanla geçiremezsiniz.

    Geçmişi geçmişte bırakın! 
     
    Hiçbir zaman geçmişte yapılan hataları tekrar tekrar eşinize hatırlatmayın. Herhangi bir tartışma esnasında, birden bire konuyla ilgili ya da ilgisiz eşinizin çok eskiden yaptığı bir hatayı gündeme taşımayın. Bu konuyu saptırmanızın yanı sıra olayı uzatmanıza da neden olacaktır.
     
    Birbirinizi ihmal etmeyin!
     
    Niye evlendiğinizi unutmamalısınız. Hayatı, üzüntülerinizi ve sevinçlerinizi paylaşmak, hayattan iki katı daha fazla keyif almak için evlendiniz öyle değil mi?

    Birbirinizden farklı hayatlarınız olabilir, eşiniz maça giderken siz de eski kız arkadaşlarınızla dışarı çıkabilirsiniz. Bunlar evliliğinizi monoton ve sıkıcı bir havaya girmekten kurtaracak küçük detaylardır.
    Ama bir plan yaparken eşinize hiç danışmıyor, onun fikrini almıyor ya da arkadaşlarınıza ondan daha fazla vakit ayırıyorsanız yanlış yoldasınız demektir. Önemli olan dengeyi kurmanız ve eşinizi her şeyden öte tutmanızdır.
     
    Geceye asla küs girmeyin!
     
    Gün içinde birçok şey yaşamış ve hatta şiddetli bir kavga etmiş olsanız da yatak odanıza asla dargın girmeyin.
    Yatmadan önce mutlaka tüm sorunlarınızı halledin. Aranızda çözülmemiş ve açıklığa kavuşmamış bir problemin olması ertesi günün de keyifsiz ve can sıkıcı olacağı anlamına gelir. Tartışmaları uzatan taraf olmayın. Yatak odanız sizin için özel bir dünya. O odaya sorunlarınızı taşımayın.
     
    İltifat edin!
     
    Gün içinde en azından biri kere hayat arkadaşınıza güzel bir söz söyleyin. Eşinizin sizden güzel bir söz duyduğundaki mutluluğunu hiç fark ettiniz mi?
    Dünyadaki birçok kişinin onu hoş ya da çekici bulması bir yana asıl önemli olan sizin ne düşündüğünüzdür.
     
    Özür dilemeyi bilin
     
    Eğer yanlış bir şey yaptıysanız bunu itiraf edin ve özür dileyin. Hata yapmanız dünyanın sonu değil ki zaten. Önemli olan bunu fark etmiş olmanız.
    Ancak tabii ki bunu alışkanlık haline getirmeyin. Nasılsa özür diliyorum konu kapanıyor diye düşünmeyin.
     
    Bir tartışma için iki kişi gerektiğini unutmayın!
     
    Bir düşünün bakalım tartışmalarınız neden çıkıyor ve nasıl büyüyor? Acaba sadece karşı tarafı suçlamak ne kadar gerçekçi? Sizin hiç mi payınız yok tartışmalarda.
    Elbette ki vardır. Bunu itiraf etmekle başlayın isterseniz ilk olarak işe. Kendinizi eleştirmekten korkmayın. Hep eşinizi suçlayarak bir yere varmadığınızı ve kimi zaman da hatanın kendinizi de olduğunu kabul edin.
     
    Mutlu evlilik tansiyona iyi geliyor...
     
    ABD'de yapılan yeni bir araştırmada, mutlu evliliğin tansiyona iyi geldiği, stresli bir evliliğin ise bekarlıktan kötü olabileceği belirlendi. Daha önceki araştırmalarda ise evli insanların her halükarda bekarlardan daha sağlıklı olduğu saptanmıştı.
     
     
    2월 5일

    Biyografi: Cellat Abdurrahman'ın Hikâyesi

     
     
    Mezar taşlarını koyun mu sandın?
    Adam öldürmeyi oyun mu sandın?
    Rumeli Türküsü
     

    Kadir İnanır'ın bir celladı canlandırdığı film gündeme geldiğinde, bir dergi de 12 Eylül döneminde görev yapmış olan cellatların izini sürdü.
     
    Bengüç Özerdem'in 2002 tarihli "Bir Celladın Anıları" adlı kitabının sayfaları okundu. Özerdem, 1983 yılında Afyon'da cellatlık yapmış olan ve altı kişiyi asan Abdurrahman Balakan'ın hayat hikâyesini aktarıyordu kitabında.
     
    Derginin muhabirleri Bengüç Özerdem'in kapısını çaldı ve yüz yüze görüşerek kaleme aldığı cellat Abdurrahman'ın hikâyesini bir de ondan dinledi.
     
    İşte toplum tarafından dışlanan, yalnızlığı, hayalleri ve alkolü kendisine arkadaş olarak kabul eden cellat Abdurrahman'ın hüzünlü hikâyesi:
     
    Zengin olma hayali
     
    Abdurrahman Balakan sokaklarda doğmuş, sokaklarda büyümüş, kısa yoldan zengin olma hayali ile şeytanın aklına uyup arkadaşları ile birlikte mağaza soymaya kalkmış ve ilk işinde yakayı ele vererek hapishaneyi boylamış bir Roman çocuğu. Hapishaneye adım atar atmaz hırsız olduğu gerekçesiyle "eşek sudan gelinceye kadar" dayakla karşılanmış, ilerleyen günlerde de gerek mahkûmlar, gerekse gardiyanlar tarafından en ağır dayaklardan geçmiş, en ağır koşullarda çalıştırılmış bir mahpus.
     
    İdam hükümlüsü Halil'in kanatları altında
     
    Altı aylık hapishane sürecinin üçüncü ayında idam hükümlüsü Halil F.'nin güleryüzle kendisine ikram ettiği bir sigara, hapishanedeki kâbusların da sonunun gelişinin işareti olur. İdam hükümlüsü Halil'in koğuştakilere "Zaten ölmeyi bekliyorum. Bu çocuğa kötü davranan olursa hazır giderken yanımda iki-üç kişiyi daha götürmem benim için hiç de zor olmaz" tehdidini savurmasıyla beraber diğer mahkûmların da Abdurrahman'a karşı olan yaklaşımlarında gözle görülür değişiklikler olur.
     
    Halil'den "kimsenin canını alma" tavsiyesi
     
    Bu sayede hapisteki son üç ayını, ilk üç ayın tersine oldukça rahat geçirir. Bu arada süreç içinde Abdurrahman ile Halil'in dostlukları da her geçen gün biraz daha güçlenir. Öyle ki, Abdurrahman'ın tahliye günü geldiği zaman Halil, "kefenin cebi yok" diyerek tüm parasını bir kese içinde Abdurrahman'a verir. Bir iş bulana kadar kendisine ve annesine bu para ile bakabileceğini söyler. Vedalaşırken de Halil'in Abdurrahman'a son sözü "Hayatta ne olursa olsun elini kana bulama, kimsenin canını alma" olur; sanki iki ay sonra celladı olacak olan Abdurrahman'ı bu meslekten caydırmak istercesine...
     
    Boyacılıktan cellatlığa
     
    Abdurrahman hapishaneden çıktıktan sonra bir süre hapis arkadaşı Halil'in verdiği para ile idare eder. Ancak zaman içinde bu para tükenince iş aramaya başlar. Ne var ki, "zenciden siyah yüzü", Roman oluşu ve eğitimsizliğinin üstüne bir de siciline işlenen hırsızlık suçu eklenince iş bulmak iyice zor bir hâl alır Abdurrahman için. Hele hayatı boyunca hayalini kurduğu devlet memurluğu artık tamamen imkânsızdır. Nereye gitse, hangi kapıyı çalsa karşısına hep sicili çıkar. Ancak alınteriyle para kazanıp namusuyla bir hayat sürmeyi kafasına koyduğu için hapishane öncesi mesleğine geri dönmeye karar verir. Bir boya sandığı alarak tekrar sokaklarda ayakkabı boyamaya başlar. Her ne kadar şartlar zor olsa ve zengin olma hayalinin çok uzağında olsa da karnını doyuracak kadar para kazandığı için halinden memnundur.
     
    Karakolda cellatlık teklifi alır
     
    Bir gün iş sonrası eve döndüğünde annesi polislerin geldiğini ve komiserin kendisini karakolda beklediğini söyler. Polisin kendisini aradığını duyunca Abdurrahman'ın eli ayağı boşalır. Ne yapacağını bilemez. Bir an için şehirden kaçmayı bile düşünür. Ancak kaçsa bile yakalanacağı endişesiyle çaresiz, karakola gider. Komiser kendisini güler yüzle karşılayıp, çay, sigara ikram edince çok şaşırır. Sonuçta hırsızlık suçundan hapishaneye girdiği zaman faili bulunmamış olan başka hırsızlık olaylarının da sorumluluğu üstüne kalmış olduğundan yine böyle bir durumla karşılaşacağını düşünürken, karakolda güler yüzle karşılanmasına bir anlam veremez.
     
    Düşünmek için süre ister
     
    Komiserin kendisine işleri düştüğünü söylemesi üzerine Abdurrahman'ın, "Hepinizin ayakkabılarını boyarım abi" demesiyle beraber karakolda bir kahkaha tufanı kopar. Polislerin bu sıcak tavrının arkasındaki gerçek nedeni öğrenmesi fazla uzun sürmez. "Çok gizli devlet görevi" adı altında, hatırı sayılır bir para karşılığı kendisinden cellat olması istenir. Komiser, bu görevi kabul etmesi durumunda çok para kazanabileceğini, eğer kabul etmezse de bu işi yapacak başka birini nasıl olsa bulacaklarını anlatırken Abdurrahman'ın aklından hapishane arkadaşı Halil'in "Hayatta ne olursa olsun elini kana bulama, kimsenin canını alma" sözleri geçer. Komisere düşünmek için süre istediğini söyler.
     
    En yakın dostunun celladı
     
    Aradan birkaç gün geçer ve bir öğleden sonra evinin kapısı yeniden çalınır. Abdurrahman kapıyı açtığında karşısında polisleri görür. Polisler "Bu gece infaz var; cezaevine gitmemiz gerekiyor" derler. Abdurrahman başta bu işi yapamayacağını, başka birini bulmalarını söylese de daha sonra inat etmenin anlamsızlığını fark eder ve araca biner. Cezaevine ulaştığında doğrudan müdürün odasına çıkar. Burada da ilk başta cellat olmak istemediğini, kimsenin canını almak istemediğini söyler. Ancak müdürün nasıl olsa bu işi birinin yapacağını, ayrıca kafasında kukuleta olacağı için kendisini kimsenin bilmeyeceğini ve alacağı paraya bakmasını söylemesi Abdurrahman'ı ikna eder. İnfaz saatine kadar alacağı 15 bin lira ile neler yapabileceğini düşünür. Ev ve araba alma hayalleri kurar. Taksicilik yapmayı düşünür. İnsanlara, cellatlıktan para kazanıyorum diyemeyeceğine göre, kazandığı paranın kaynağı olarak bir meslek göstermek gerekir diye düşünür ve bu düşünceler kendisini iyi hissetmesini sağlar.
     
    Halil'le göz göze gelir
     
    Ancak infaz saati geldiği zaman Abdurrahman'ın başından aşağı kaynar sular dökülür. Emin adımlarla idam sehpasına doğru yürüyen mahkûm, kendisine zor hapishane koşullarında destek olmuş, tahliye olurken bütün parasını ona vermiş olan en yakın arkadaşı Halil'den başkası değildir! Ağlayarak cezaevi müdürüne bu durumu anlatmaya çalışır. Ancak müdürü ikna edemez ve kendini Halil'in idam sehpasının başında, kukuletalı bir cellat olarak buluverir. Her ne kadar o an Halil'in gözlerine bakmama kararı alsa da dayanamaz ve yağlı ilmiği Halil'in boynuna geçirdikten sonra bir an göz göze gelir onunla. Bir daha hayatı boyunca unutamayacağı bu bakışların verdiği suçluluk duygusuyla Halil'in altındaki tabureye öyle bir tekme atar ki, tabure yere düşene kadar Halil'in cansız vücudundaki son titremeler bile biter.
     
    Cellatlıktan kazandığı parayla meyhaneye koşar
     
    Abdurrahman artık resmen cellattır. Üstelik ona son söz olarak "bu hayatta kimsenin canını alma" diyen en yakın arkadaşının celladı... İnfaz sona erdikten sonra müdürün odasına çıkıp bir zarf içinde bekleyen 15 bin lirasını alır, koşar adımlarla bir meyhanenin yolunu tutar ve sanki geçmişte bu meyhanelerde yaşadığı itilmişliğin öcünü almak istercesine meyhaneyi kapattırır. 10 dakika içinde meyhanede kendisi dışında tek bir müşteri kalmayınca daha önce yiyemediği mezelerden, yemeklerden söyler; rakı üstüne rakı içer.
     
    İkinci infaz için pazarlık
     
    Sabah olur. Hâlâ meyhane masasında rakı içerken içeri polisler girer ve Abdurrahman'a yeni bir infaz olduğunu söylerler. Akşam olunca Abdurrahman istemeye istemeye de olsa hapishaneye gider, kafasından "Bu işi ha bir kere yapmışım ha iki kere" diye geçirir ve cezaevi müdürüne 15 bin yerine 20 bin lira istediğini söyler. Müdür başta bu teklife kesin bir dille karşı çıksa da, Abdurrahman'ı 18 bin liraya ikna eder. İnfaz biter ama Abdurrahman'ın pişmanlıktan ayakta duracak hali kalmamıştır. Doğru eve gider. İki gün boyunca yataktan hiç çıkmaz. Hayata geri döndüğünde annesi pantolonunun cebindeki yüklü miktar parayı gösterir ve yine nereyi soyduğunu, ne işler karıştırdığını sorar. Abdurrahman'ın cellatlık yaptığını itiraf etmekten başka bir seçeneği kalmaz. Ancak beklediğinin aksine, annesi sırf devlete çalıştığı ve illegal işler yapmadığı için sevinir bu habere.
     
    Kolay yoldan gelen kolay yoldan gider
     
    Yaşadığı sıkıntıları unutabilmek için kazandığı parayla birkaç günlüğüne büyük şehre gidip eğlenerek ister ve İzmir'e doğru yola çıkar. Burada gittiği bir meyhanede çevredine toplantığı insanlar içki ısmarlar. Yalnız kalmak o an için dayanabileceği en son şey dolduğundan bol bol para harcayarak çevresinde bir kalabalık oluşmasını sağlar. Gece meyhanede edindiği arkadaşları ile beraber pavyonun yolunu tutar ve orda da en güzel masada en kaliteli içkiler ve en güzel kadınlarla felekten bir gece çakar. Ertesi gün de aynı tempo ile sıkıntılarını unutma yolunu seçince adam asmaktan kazandığı 18 bin lirayı iki gün içinde tamamen tükettiğini fark eder. Bunun üstüne son parasıyla gerisin geri Afyon'un yolunu tutar; ne cebinde beş kuruş parası kalmış ne adam astığı için yaşadığı vicdan azabından kurtulabilmiş ne de hayatının gerçekliğinden sıyrılabilmiştir. Üstelik annesinin bütün nasihatine rağmen onca paradan tek kuruş ayıramamış ne ev ne araba ne de bir iş kurabilecek birimi kalmıştır.
     
    Ancak "şans" Abdurrahman'a bir kere daha güler. Eve gelen polisler akşam gerçekleşecek olan infazın haberini getirirler. Abdurrahman 12 gün içinde bir en yakın arkadaşı olmak üzere iki idam gerçekleştirmesine rağmen bu sefer öncekilerin aksine çok da umursamaz bu durumu. Onun için artık öncelikli olan kazanacağı paradır. Ve bu sefer parayı meyhanelerde pavyonlarda harcamamaya kararıdır. Annesinin sıkı nasihatleri eşliğinde infazı gerçekleştirmek üzere evden çıkar ve hapishaneye gider.
     
    İnfazdan sonra kahkaha atıyor
     
    Öncekiler gibi bu sefer de mahkum koğuşunda avluya getirdikleri imam doktor askerler hazır bulunur ve Abdurrahmen'ın tabureye tekme atması beklenir. Ancak tekmeyi tabureye savurmasıyla beraber Abdurrahman'ın son iki haftadır altüst olan sinir sistemi patlar ve taburenin havada dönerek uçması bu esnada da mahkumun oracıkta boynunun kırılarak ölmesi Abdurrahman'a çok komik gelir. Kontrolsüzce kahkahalarla gülmeye başlar. Avluda esen buz gibi havayı yaşlı bir gardiyanın suratına atığı şiddetli tokat keser.
     
    Ne arayan var, ne soran
     
    Abdurrahman hayatında hiç böyle bir utanç yaşamadığını düşünerek müdürün odasına gidip parasını alır ve sokaklarda delice koşarak uzaklaşır hapishaneden. Ancak yaşadığı duygu yoğunluğu kendini yine ev yerine meyhanede bulmasına yol açar ve ertesi sabah komalık olana kadar içer. Bu geceden sonra bir ay boyunca kimseyle görüşmez ve evden çıkmaz. Yaptığı işin getirdiği bir ruh halinin içine hapsolmuştur. Bu ruh hali bir ay sonra gelen üç kişinin idam cezalarının infaz edileceği haberi ile bozulur. Üç kişinin infazı 45 lira anlamına gelmektedir bu parayla hayatını düzene koymaya karar verir. Ancak işler hiç de beklendiği gibi yürümez. Cezaevi müdürü ona üç idam için 30 bin lira verir ve bir daha da Abdurrahman'ı ne arayan olur ne de soran.
     
    Meyhanede ölüyor
     
    İlerleyen yıllarda cellat olmanın verdiği vicdan azabını bu sırrını afişe ederek üstünden atmaya çalışır. Herkesin cellat olduğunu öğrenmesi yalnızın itilmişliğinin ve alkole olan arkadaşlığın günden güne kuvvetlenmesini de beraberinde getirir. Cellatlıktan kazandığı son para ile Afyon sokaklarında mütemadiyen sarhoş gezer ve bir süre sonra da her zaman gittiği meyhanede kalbi alkole ve vicdan azabına daha fazla dayanamayarak ölür.
     
     
    1월 28일

    Pâdişahın Kızına Âşık Çoban

     
     
    Âşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:

    "Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim" diyordu, "yemiyor-içmiyor, işi-gücü, gecesi-gündüzü havası-suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki 'sen bir garip çobansın, o ise padişahın kızı, davul bile dengi dengine' dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim."
     
    O anlatırken ihtiyar, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra iç geçirdi, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti. 
    "Kolay evlat kolay" dedi, "çaresizseniz çare sizsiniz."
     
    Ve tane tane anlatmaya başladı:
     
    İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyor, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.
     
    Âşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
    "Sahiden bu kadar kolay mı efendim" dedi, "yani o mağarada elimde tesbih , kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?"

    "Evet" dedi bilge, "kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir."

    İki dost hemen yola çıktılar, âşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tespih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah.
     
    ***

    Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Câmi çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu: 
    "Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah..."

    Âşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam , karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardınca anlatmaya başladı:
     
    Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı. Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kâlp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
     
    Âşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah.
     
    ***
     
    Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin nâmı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp-edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti hocası .
     
    Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi şeyhülislam yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin "Hünkârım , gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler" demesiyle son buldu.
     
    Kaderdi bu, padişahla tebayı aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:
    "Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım" dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
    "Nasıl yani" diyebildi, "bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?"
     
    ***
     
    Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden. Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, kumandanlar, askerler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mânâ vermeye çalışan âşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim âşık kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
     
    Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
    "Efendim" dedi, "sizi ziyarete geldik."
    Yavaşça başını çevirdi âşık , sonra bütün vücuduyla döndü. Gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi.
     
    Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar. Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
    Padişah merâmını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ, ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.

    "Efendim" diyebildi en son, sessizce, "benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz."

    Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte âşık mâşukuna kavuşacak , murad hâsıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı.Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.

    Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:
    "Estağfirullah" dedi, "kızınızı istemiyorum."
     
    Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzun oldu. Halk hayret içindeydi. Vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge ise bir köşede mütemadiyen tebessüm ediyordu. Âşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak dostunun yanına geldi, kulağına eğilip: 
    "Sen ne yapıyorsun" dedi, "kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?" Gülümsedi âşık çoban. Sonra ihtiyar bilgenin yanına vardı, onun gülümseyen gözlerinin derinine baktı:
    "Hay dost!" diye inledi, "ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, O padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de O'nun için Allah deseydim? Şimdi ne kadar hicap duyuyorum bilseniz..."
     
     
     
     
    1월 16일

    Hatırla Ey Yahudi!

     
     
    Allah cc ne kadar çok yeniden şans vermiş bu lanetlilere...
    Ama her defasında ıspatlamışlar ne mal olduklarını.
     

    Ey Yahudi!
    Unuttun mu?
    Siz bu günkü gibi yine insanlara zulmetmiştiniz de, sizi yeryüzünün her tarafına dağıtmışlardı.
    Hem de kaç defa!
    Hani dedelerinden çok azı kalmıştı senin Jarussalem diye andığın Kudüs ü Şerif'te!
    Hatırla,!
    Tarihler Miladi 637 yi gösteriyordu.
    Halife Ömer Efendimiz sizi Haçlıların zulmünden kurtarmış ve ibadet özgürlüğüne kavuşturmuştu. Kimsenin burnu kanamamıştı. Unutmuş olamazsın!
     
    Hatırla, 1099 yılı ile başlayan zulümleri!
    Tam 88 yıl barbar katolik haçlı, hem Müslümanlara, hem size, hem de mezhepdaşı olmayan Ortodokslara karşı ne zulümler yapmıştı! Akıttıkları kandan atlarının, dizlerine kadar kıpkırmızı kana bulandığını kendi tarihçileri yazıyordu.
    Atam Selahaddin Eyyübi gelip sizi 1177 de bu zulümden kurtarmadı mı? Yeniden hürriyetinizi vermedi mi? Hem de kimsenin bir damla kanını akıtmadan...Unutmuş olamazsın!
     
    Dedem Fatih'i unuttun mu?
    Hani sizi 1453 de din özgürlüğüne kavuşturmuştu. Kılınıza zarar vermeden!
    Hatırla 16.Yüzyıl'ın başlarını!
    Avrupa'da, -özellikle- İspanya ve Portekiz'de engizisyon zulümleri had safhaya çıkmıştı. Hani Müslümanlara zulmediyorlar, katlediyorlar, kan döküyorlardı. Siz de bu arada zulme ve soykırıma uğruyordunuz. Oradan kaçmak istiyordunuz. Ama hiçbir ülke sizi kabul etmiyordu. Hatırla; dedem Osmanlı Sultanı 2.Bayezid Han'ı! Hani imdadınıza yetişmişti. Kemal Reis'i görevlendirmişti. Sizi oradan kurtarıp yüzbinlercenizi Adana civarına getirip yerleştirmişti.
     
    Hatırla ey Yahudi!
    1880-1881 yıllarını hatırla.
    Hani Rus Çarı 2. Aleksandr'ın ölümünden sizi sorumlu tutan Ruslar! Sizi ülke dışına sürmüştü...
    Aç, sefil, perişan bir duruma düşmüştünüz!
    Yine imdadınıza dedem 2.Abdülhamid Han yetişmişti.
    Sizi aylarca İstanbul'da paşalar gibi ağırlayarak misafir etmişti.
    Sizin tam 135,000 kişinizi bir selamıyla ABD ne yarleştirmişti.    Bugün ABD de varsanız, dedem sayesinde varsınız.
     
    Unuttun mu 1915 yılını?
    Hani Çanakkale'de istila ordusuna gönüllü yazılıp bize karşı savaştığınızı. Hatırla Siyon Katır Birliği olayını! Çanakkale sırtlarında Mehmetçiğin oluk gibi kanını akıtan ve sizin taşıdığınız cephaneleri.
    Ama biz onu bile unutup, 1948'de kurduğunuz İsrail Devleti'ni ilk tanıyan devletlerden olduk!
    Daha sayayım mı?
     
    Ey Yahudi!
    Meğer sen ne nankörmüşsün!
    Ve ne vicdansızmışsın!
    Meğer tepelenmeyi ne çok hak ediyormuşsun!
    12월 29일

    Sütçülere Bırakılan Notlar :)

     
    Müşterilerin, sabah siparişlerini kapılarına getiren sütçülere bıraktıkları notlardır.
    Hepsinin gerçek olduğu iddiası mevcuttur :)

    " kızım milkshake istiyor.. siz mi yapıp getirirsiniz, ben kendim mi yapmalıyım?"

    " sütcü lütfen çıkarken bahçe kapısını kapatmayı unutma; yoksa kuşlar içeri gelip süt şişelerinin kapaklarını gagalıyo.."
     
    " dünkü notu yanlış bırakmışım kusura bakma: 1 yumurta + 12 şişe süt diil tam tersi olacaktı"
     
    " lütfen geldiğiniz zaman kapıyı bi çalar mısınız, sizinle görüşmem gerekiyor.. televizyonum bozuk olduğu için dün yalan rüzgarını seyredemedim. siz seyrettiyseniz neler olduğunu bana anlatır mısınız?"
     
    " lütfen yarından itibaren bana gün aşırı 2 şişe süt bırakın, 3 günde bir de tek şişe süt bırakın, ama perşembe ve cumartesi hariç çünkü onlar süt içmek istemediğim günler.."
     
    " arka kapı açık.. sütü buzdolabına koy, çekmeceden paranı al, lutfen paranın üstünü bozuk ver akşam bingo oynuycaz.."
     
    " lütfen bugün için süt bırakmayın.. bugün derken yarını kastediyorum cünkü ben bu notu dün yazdım... yoksa bugün mü?"
     
    " sütü bırakmaya geldiğinizde lütfen ocaktaki yemeğin altını söndürün, köpeği dışarı çıkartın, gazeteyi içeri alın.. Not: süt istemiyorum"
     
    " süt istemiyoruz.. 14 numaraya da süt bırakma cünkü sevgilisi dün gece kadını testereyle doğradı...ben biliyodum zaten adamın manyak olduğunu, bakışları bile bi tuhaftı.."
     
     
    12월 25일

    Ufka Dalan Gözler Orada Neler Görür?

     
    Bir mıknatıs olup gözlerimizi çalan
    akşam güneşi,
    gidip de onları bize bıraktığında mı
    alır aklımızı,
    yoksa aklımız mı onun peşine takılıp gider?
     
     
     
    Sahi...
    Neden gidip de gelmek bilmez?
    Neler görür de bize hiç anlatmaz
    ufka gidip gelememelerdeki
    haylaz gözlerimiz?
     
    Nedir bizden bile sakındığı sırlar?
     
     
    Ah gözlerim!
    Ah aklım!
    Ah ikisini de benden çalan esrar dolu akşam güneşi!

     
     
     
    Fotoğraf: Bekir ÖZCAN
     
     

     
    12월 18일

    Hayata Biraz Mola Vermek İster misiniz?

     
     
    Azıcık mola verelim.
    "Mola" diyorum evet
    Azıcık durun ve sakinleşin hadi..
    Tüm geçici gündemleri, koşturmaları bırakın!
    Azıcık nefeslenin ve kalıcı gündeme odaklanın;
    Nice zamandır ihmal ettiğiniz kendinize, sevdiklerinize dönün..
    Ve ara verip hayata, hayat bulun.
    Bugün hayatın içinden, en gerçeğinden çocuklarlayız buyrun;)
    Çocuklaşan büyüklere bayılıyorum ben.
    Çocuklarıyla oynayan anne-babalara..
    Çocuklarla oynayan büyüklere..
    Çocuklara değer verip, onlarla "büyüklermişcesine" konuşanlara..
    Çocuklaşanlara..
    Bayılıyorum.. İyi ki varlar onlar..
    Çünkü mâlûm çocuklaşmadan, çocuk yüreklerine ulaşamaz insan..
    Ve zamanımızda maalesef, çocuklaşan anne-babalar ve dahi büyükler çok azaldı. :(
    Duygu zenginliğinden geçiyor elbet çocuklaşmak..
    Ama şimdi toplumda tek değer hükmü olan para ve paraya ulaşma yolları, siyaset, tv vs. vs. çeker oldu büyükleri..
    Eskitmeyin yüreklerinizi ey büyükler! Çocuklaşın
    Çünkü çocuklar hep saf..Hep temiz, Hep umutlu..
    Hep güleryüzlü..Hep yalansız dolansız..
    Hep hilesiz..Hep..Hep..
    ...
    Büyüklerse tam tersi.
    Hiç büyümeyelim hiç eskitmeyelim yüreklerimizi..
    Ee, sizler de oynuyor musunuz çocuklarla?
     
    Çocuklaşan, daha doğrusu içindeki çocuğu öldürmeyen büyüklere selâm olsun
     
    Seni bizim eve götürsem gelir misin?....
    Sosis yapsam yer misin?
    Ayy ayy! Ne tatlı şeysin öyle! Yerim seni yerim
    Böyle bir reklam vardı eskiden televizyonlarda, beğeniyle izlediğim
    Var mı şimdi de, bilmiyorum..Çok hoştu
    Tam yakalamışlar vurucu noktayı..
    Hani bizde, hep büyükler, bir çocuk gördükleri zaman;
    -Benim oğlum-kızım olur musun?
    -Seni bize götüreyim
    -Anneni mi yoksa babanı mı daha çok seviyorsun?
    -Yerim seni çok tatlısın vb. gibi garip garip sorular sorarlar hep
    Nedense
    Yahu çocuk niye gelsin sizin eve?
    Neden senin çocuğun olsun?
    Neden "anneyi mi, babayı mı?" şeklinde bu zor tercihe takılsın kafası?
    Bazı siyasetçi çocuklar da yok değil ha Böyle sorunca;
    -Seni diyorlar.. Artık o an üstte-başta ne varsa topluyorlar tabii
    Çocuklar küçük yaşlarda somut-soyut ayıramadıkları için, her soruyu gerçek sanıyor, korku ve endişeyle, biraz da şüpheyle bakıyorlar sorana..
    Eve ilk gelenlere, yabancılara yaklaşamamaları, ısınamamaları belki de bu yüzden 
    Sahiden onların çocuğu olacağını, onu yiyeceklerini vb. zannediyor belki garibim
    Neden böyle yapıyor, can sıkıyor bu büyükler peki?
    Belki de çocuğun seviyesine inemeyecek kadar, içlerindeki çocuğu öldürmüş büyükler bunlar kimbilir..
    İşte reklamda, ustaca buna göndermeler yapılıyor anlayana
    Hoş
    Çocuklarımızın şu sıkıcı büyüklerin "garip" sorularından kurtulmaları dileğiyle
     
     
    Herkes Okusun
    Bugün ne yapın biliyor musunuz?..
    Gece çocuğunuz -çocuklarınız uyuduğunda, yavaaşça girin odalarına..
    Elinize yumuşak uçlu-mürekkepli bir de kalem alın..
    Ve.. Eline "seni seviyorum" " yazın..
    Gül kokulu öpücüklerle çıkın odadan..
    Bırakın gün boyu taşısın, sizi ve yüreğinizi..
    Demeyin, "başka yolu yok mu sevgiyi göstermenin?" Olmaz mı? Çook..
    Bu onlardan sadece biri, en basiti belki de..
    Onlar anlar merak etmeyin..
    Çocuklar sürprizlere bayılırlar, her çocukça yürek gibi..
    Yeter ki sevginizi göstermeyi bilin..
    Saklamayın yüreğinizi, öpücüklerinizi, gülüşlerinizi, sözlerinizi..
    Sakınmayın sevginizi..
    Hadi bugün uygulayın
    Hem biliyor musunuz, cennette bir köşk varmış, oraya sadece çocukları sevindirenler girecekmiş..
    Ve; Her çocuğunu öpüşünde anne-baba, 10 sevab yazılırmış..
    Ve; Sevenin sevdiğini bildirmesinde ecir varmış..
    Bunlar, hadis mealleri ve bu işin öteler dökümü
    Çünkü malum insanoğlu bir gariptir,
    Ne yaparsa illa neticesini görmek-bilmek ister..
    Hep cennet hesaplarındadır, ibadetlerinde bile mesela..
    Halbuki bilse:
    O'na hesapsız varsa,
    O'nu razı etse, zaten cennetler onundur.
    "Bana seni gerek seni.." söylemiyle yola çıkmalı insan..
    Beşeri sevgilerde de durum aynı..
    İnsan beklentisiz sevmeli.
    Beklentiler, boğar-tutsak eder insanı, mutsuz kılar..
    Tıpkı bir annenin çocuğunu sevdiği gibi sevmeli insan.
    Anne beklentisiz sever. Hep verir, almayı hiç düşünmeden..
    Çünkü ona yansıyan Vedud'tur O'ndan..
    Beklentisiz sevmek özgür kılar insanı, ötelere taşır. Ufuklar açar..
    İşte onun için annenin hakkı üçtür babaya karşı
    Neyse.. Sözü fazla uzatmadan, hadi deneyin bakalım bugün:
    Çocuğunuzun koluna "seni seviyorum" yazın..
    Beklentisiz sevin..
    Cennet planları yapmadan,
    Sadece O dedi diye, O'nu razı etmek için ibadet edin..
    Yani:
    Özgür kılın kendinizi, ötelere uzanın.

    Muhabbetle efendim.

    Ayşe Reşad
     
    12월 8일

    Kim Zengindir? Veya Zengin Kimdir?

     
     
    Kâsım beyin toprakları doğudaki ufuktan batıdaki ufka, kuzey ufkundan güney ufkuna kadar göz alabildiğine uzanıyor ve Kâsım bey de "ne kadar geniş toprakları olduğunu görmek için" her gün atıyla arazisini dolaşmaktan çok mutlu oluyor, her dolaşmasında da topraklarına katmayı düşündüğü yeni toprakları inceleyip planlar yapıyordu.
     
    O gün de böyle dolaşırken kiraya verdiği tarlalarından birinde kiracısı Hasan beyi gördü. Atını ondan yana sürdü.
    Öğlen sıcağında mola vermiş, ağaca yaslanmış, uyukluyor gibi görünüyordu Hasan bey. Ama biraz daha yaklaşınca aslında uyumadığını, düşündüğünü gördü. Selam verip söze girdi: "ne düşünüyorsun Hasan, binin yarısı beşyüz."
     
    Hasan bey de Kasım beyi görmüş, ayakta karşılamış, yanına buyur etmişti. "Verdiği onca nimet için Rabbime şükür ediyordum" dedi utangaç bir sesle.
    "Verdiği nimetler için mi? İlâhi Hasan! Senin neyin var ki?" diye gülümsedi Kâsım bey, sesine zoraki bir acıma tonu yükleyerek.
    Hasan bey kinayeyi belki anladı, belki anlamadı; "Olur mu beyim? İşte, neye ihtiyacım varsa Rabbim vermiş çok şükür.  O'ndan daha ne isteyebilirim ki? Daha fazlasını İstersem edepsizlik etmiş olurum mazaallah."
     
    Kâsım bey, ailesiyle beraber derme çatma bir kulübede yaşayan, bu kulübe ile ekip biçtiği ufacık arazisi bile kiralık olan bu adam -söylediklerinde samimi mi- diye şöyle bir süzdü onu, hiçbir şey anlamadı, fazla da üzerinde durmayıp ayaklandı: "iyi ya, öyle diyorsan öyle olsun, bana müsaade."
     
    "Beyim" dedi tereddütlü bir sesle Hasan bey, atına bir sıçrayışta binen Kâsım beyin yanına yaklaşarak, "dün gece bir rüya gördüm: köyün en zengini bu gece ölecek dedi bir ses rüyamda. N'olur kendinize dikkat edin."
     
    Gözlerini kısarak Hasan beyin yüzünü bir müddet inceledikten sonra "Sırtın açıkta kalmıştır" dedi Kâsım bey gülerek. Ama evine giderken yol boyunca gittikçe daha çok ciddiye almaya başladı Hasan beyin rüyasını. Sonunda eve vardığında artık oldukça endişeliydi. Yemeğe oturmadan kasabaya adam göndertti doktor çağırmaya. Gecenin bir vakti geldi doktor. Enine boyuna bir güzel muayene etti Kâsım beyi: yok, hiçbir şeyi yoktu. Sapasağlamdı.
     
    Kâsım bey biraz rahatladı ama "gecenin bu vaktinde artık dönmeyin, kalın misafirimiz olun, yarın sabah dönersiniz kasabaya" diyerek -n'olur n'olmazına- onu evinde alıkoydu.
     
    Saatler geçmek bilmese de nihayet herkesi uyku bastırdı.
    Ve sabah oldu.
    Kapı çalıyordu.
     
    Kâsım bey "dediğim gibi, sırtı açıkta kalmış Hasan'ın" diye gülümseyerek kapıyı açtı.
    Hasan beyin hanımıydı kapıyı çalan. İki gözü iki çeşme, yutkuna yutkuna derdini anlattı:
    "Kâsım abi... Bizim bey..."
    "Sabah namazına kalkamadı... Baktım, ölmüş... Uykuda..."
     
    http://groups.google.com.tr/group/bursaforum
     
    "The Richest Man In The Valley", Comogy / (Zengin Kimdir, Isoner)
    A rich landowner named Carl often rode around his vast estate so he could congratulate himself on his great wealth.
    One day while riding around his estate on his favorite horse, he saw Hans, an old tenant farmer. Hans was sitting under a tree when Carl rode by.
    Hans said, 'I was just thanking God for my food.'
    Carl protested, 'If that is all I had to eat, I wouldn't feel like giving thanks.'
    Hans replied, 'God has given me everything I need, and I am thankful for it.'
    The old farmer added, 'It is strange you should come by today because I had a dream last night. In my dream a voice told me, 'The richest man in the valley will die tonight.' I don't know what it means, but I thought I ought to tell you.'
    Carl snorted, 'Dreams are nonsense,' and galloped away, but he could not forget Hans' words: 'The richest man in the valley will die tonight.'
    He was obviously the richest man in the valley, so he invited his doctor to his house that evening.
    Carl told the doctor what Hans had said. After a thorough examination, the doctor told the wealthy landowner, 'Carl, you are as strong and healthy as a horse. There is no way you are going to die tonight.'
    Nevertheless, for assurance, the doctor stayed with Carl, and they played cards through the night.
    The doctor left the next morning and Carl apologized for becoming so upset over the old man's dream.
    At about nine o'clock, a messenger arrived at Carl's door.
    'What is it?' Carl demanded.
    The messenger explained, 'It's about old Hans. He died last night in his sleep.'
    *******
    Being rich has nothing to do with money or possessions. But it has everything to do with having a relationship with God.
    12월 4일

    Online Video: Sokak Müzisyenleriyle Yapılan Klip

     
     
    Hiç sokak müzisyenleriyle karşılaştınız mı? Hani kaldırımda oturup bir şeyler çalarlar. Önlerinde de beğenenlerin bahşişlerini atabilmeleri için bir kutu filan vardır. Hah! İşte, elemanın biri bu sokak şarkıcılarının söylediği bir şarkıyı (stand by me) kaydetmiş, sonra hepsini bir araya getirip -bence- çok güzel bir klip üretmiş. Buyurun, kaçırmayın. :)
     
    Stand by me:
     
     
     
    12월 3일

    Sessiz Bir Aşk

     
     
    Kızın ailesi, ta en başından beri oğlanı sevememişti. Sadece sevmemekle kalmamışlar, kızlarını -onunla evlendiği takdirde mutsuz olacağına- ikna etmeye çalışıp durmuşlardı.
    Kız ise, ailesinin baskısına rağmen oğlandan vazgeçemiyordu. Ama bu baskıdan da hiç etkilenmiyor değildi: sık sık onunla kavga ediyor, bir türlü sözlüsünün sevgisinden tam emin olamıyordu.
    Oğlanın pek konuşkan olmaması da duruma hiç yardım etmiyor; sözlüsü üzerine düştükçe o daha çok sessizliğe gömülüyor, o sessizliğe gömüldükçe sözlüsü daha çok huzursuz oluyordu.
     
    Arkadaşlıkları bu şekilde birkaç yıl sürdükten sonra çocuk okulunu bitirdi. Bitirir bitirmez de yurt dışındaki parlak bir üniversiteden lisansüstü eğitim teklifi aldı.
    Ülkeden ayrılmadan nişanlısıyla son bir defa buluştu. "Sevgilim" dedi, "ağzım pek laf yapmıyor biliyorum. Sana bütün söyleyebileceğim, seni çok ama çok sevdiğim. Bana izin verirsen, hayatımın kalan kısmınında seni mutlu etmek istiyorum. Benimle evlenir misin?"
     
    Kız, oğlanın kararlılığını görünce "tamam" dedi. Ailesi de nihayet pes ederek evliliklerine onay verdi ve oğlan gitmeden nişan yapıldı.
    Sonraki yıllarda oğlan yurt dışında okumaya devam ederken kız da çalışmaya başladı. Birbirlerini telefonla arıyorlar, e-mail gönderiyorlardı. Elbette uzun bir ayrılık hiç kolay değildi, ama ikisi de birbirinden vazgeçmeden yıllar geldi, yıllar geçti.
     
    Ama bir gün kız işe giderken görülmez bir kaza yaşadı. Yokuşta park halinde bir araç -nasıl olduysa- kontroldan çıkmış ve kızı altına alarak metrelece sürüklemişti. Günler sonra gözlerini hastanede açtı kız. Annesi pencerenin yanına oturmuş, ağlıyordu. İçi burkuldu. Onu rahatlatmak için "ben iyiyim anne" demek istedi. Ama ağzından sadece nefes çıktığını fark etti. Bir daha denedi. Yine aynı.
     
    Kaza bütün vücudunu çok kötü hırpalamakla kalmamış, ses tellerine de zarar vermişti: kız sesini kaybetmişti.
    Hastanede geçirdiği günler boyunca sessizce ağladı, ağladı.
    Ama eve döndüğünde artık her şeyi kabullenmişti. Sadece telefon... Telefonun her çalışı kalbini hoplatıyar, yüreğini eziyordu. Nişanlısının durumunu bilmesini istemiyordu. Ona hayatı boyunca yük olma fikri ruhunu daraltıyordu. Nihayet ona bir mektup yazdı. "Daha fazla beklemek istemiyordu. Başka biriyle evlenecekti."
     
    Sonraki günlerde nişanlısı hergün defalarca aradı.
    Kızlarının çalan telefona bakarak sessizce ağlamasına dayanamayan aile sonunda taşınmaya karar verdi. Yeni bir mekân, yeni bir hayat işleri kolaylaştıracaktı.
     
    Yeni bir çevre gerçekten de kıza iyi geldi. Zaman içinde durumunu kabullendi. İşaret dilini de öğrendi. Her gece "onu unutması gerektiğini" kendine telkin ederek uyudu.
     
    Bir gün eski mahallesindeki kız arkadaşı uğradı: nişanlısı dönmüştü. Kız, arkadaşından ona hiçbir şey anlatmamasını istedi. Aslında anlatacak bir şey de yoktu nasılsa.
     
    Aradan bir yıl geçti geçmedi kız arkadaşı yine uğradı. Havadan sudan konuştuktan sonra çantasından bir davetiye çıkardı ve uzattı.
    Kızın kalbi param parça olmuştu. Titrek elleriyle davetiyeyi aldı, açtı. Eski nişanlısının adı ve... bir zamanlar kendi adının olmasını ümit ettiği yerde de... kız arkadaşının adı. Göz yaşlarına hakim olamadı.
     
    Başını davetiyeden kaldıramıyordu. Nihayet kaldırdığında kız arkadaşı gülümsüyordu.
    Ve eski nişanlısı da kapıda ayakta duruyordu.
     
    İşaret dili ile "bu dili öğrenmek tam bir yılımı aldı" diyordu.
    "Sana verdiğim sözü unutmadığımı söyleyebilmek için öğrendim."
    "Ve seni hâlâ sevdiğimi söyleyebilmek için"
    "Lütfen senin sesin olmama izin ver"
    Sonra yaklaştı, kızın yanına oturdu, elini eline aldı ve nişan yüzüğünü tekrar parmağına taktı.
    Kız artık sevinçten ağlıyordu.
    Sessizce.
     
    http://groups.google.com.tr/group/bursaforum
     
    "A Silent Love", Sweetawnis / (Isoner)
    From the very Begining, the girl's family objected strongly on her dating this guy. Saying that it has got to do with family background & that the girl will have to suffer for the rest of her life if she were to be with him.
    Due to family's pressure, the couple quarrel very often. Though the girl love the guy deeply, but she always ask him: "How deep is your love for me?"
    As the guy is not good with his words, this often cause the girl to be very upset. With that & the family's pressure, the girl often vent her anger on him. As for him, he only endure it in silence.
    After a couple of years, the guy finally graduated & decided to further his studies in overseas. Before leaving, he proposed to the girl: "I'm not very good with words. But all I know is that I love you. If you allow me, I will take care of you for the rest of my life. As for your family, I'll try my best to talk them round. Will you marry me?"
    The girl agreed, & with the guy's determination, the family finally gave in & agreed to let them get married. So before he leave, they got engaged.
    The girl went out to the working society, whereas the guy was overseas, continuing his studies. They sent their love through emails & phone calls. Though it's hard, but both never thought of giving up.
    One day, while the girl was on her way to work, she was knocked down by a car that lost control. When she woke up, she saw her parents beside her bed. She realised that she was badly injured. Seeing her mum crying, she wanted to comfort her. But she realized that all that could come out of her mouth was just a sigh. She has lost her voice......
    The doctors says that the impact on her brain has caused her to lose her voice. Listening to her parents' comfort, but with nothing coming out from her, she broke down.
    During the stay in hospital, besides silence cry,.....it's still just silence cry that companied her. Upon reaching home, everything seems to be the same. Except for the ringing tone of the phone. Which pierced into her heart everytime it rang. She does not wish to let the guy know. & not wanting to be a burden to him, she wrote a letter to him saying that she does not wish to wait any longer.
    With that, she sent the ring back to him. In return, the guy sent millions & millions of reply, and countless of phonecalls,.. all the girl could do, besides crying, is still crying....
    The parents decided to move away, hoping that she could eventually forget everything & be happy.
    With a new environment, the girl learn sign language & started a new life. Telling herself everyday that she must forget the guy. One day, her friend came & told her that he's back. She asked her friend not to let him know what happened to her. Since then, there wasn't anymore news of him.
    A year has passed & her friend came with an envelope, containing an invitation card for the guy's wedding. The girl was shattered. When she open the letter, she saw her name in it instead.
    When she was about to ask her friend what's going on, she saw the guy standing in front of her. He used sign language telling her "I've spent a year's time to learn sign language. Just to let you know that I've not forgotten our promise. Let me have the chance to be your voice. I Love You. With that, he slipped the ring back into her finger. The girl finally smiled.
    11월 30일

    Sevgiliyi Değiştirmeye Çalışmak Niye?

     
     
    Kendimizi bildik bileli yakın arkadaştık.
     
    Bir gün iskelede oturmuş gelen geçen tekneleri izlerken, bir yandan da ona -ilgi duyduğum bir çocuktan- bahsediyordum. Onu seviyordum ama nasıl davranmam gerektiği konusunda tereddütlerim vardı.
     
    Arkadaşım elini suya daldırdı ve su dolu avucunu bana uzattı:
    "bak" dedi, "avucumdaki su aşkı temsil ediyor. Ben öyle görüyorum. Avucunu böyle açık tuttuğun müddetçe su avucunda kalacaktır. Ama avucunu kapayıp onu sıkarsan bulduğu ilk çatlaktan avucundan böyle kaçıp gidecektir" diyerek avucunu sıktı. Kendimi arkadaşımın canlandırdığı tiyatroya öyle kaptırmıştım ki, avucundaki su parmaklarının arasından dökülürken sanki sevdiğim çocuğu kaybetmişim gibi hüzünlenmiştim.
     
    O devam etti:
    "biz insanlar bunu hep yapıyoruz; aşkı bulduğumuzda onu elimizden kaçırmamak için ihtirasla avucumuzu sıkıyoruz: çeşitli beklentiler içine giriyoruz, hoyratça istiyoruz, istediklerimizde ısrarcı oluyoruz, hattâ yeri geliyor dayatıyoruz. Oysa aşkı -tabiatı gereği- el üstünde ama hür bırakmalıyken...
     
    "Birini sevdiysek -onu o haliyle sevmişken- sonra neden değiştirmeye çalışırız ki?
     
    Sen sen ol; ver ama bekleme,
    Tavsiye et ama emretme.
    İste ama ısrar etme. Hele hele dayatma noktasına hiç gelme."
     
    "Bu söylediklerimin söylendiği kadar kolay olmadığını biliyorum. Nefsin seni rahat bırakmayacaktır. Hele hayat boyu uygulama fikri korkutucu gelebilir . Ama  alıştıktan sonra bunun o kadar da zor olmadığını göreceksin. Sevdiğinin hayatı boyunca seni sevdiğini görmek de senin mükâfatın olacak."
     
    Sevgili çocukluk arkadaşım, kolunu boynuma atıp gülümseyerek tamamladı sözünü:
     
    "Hayatımızın uzunluğunu aldığımız nefeslerin sayısıyla ölçerler. Doluluğu da -bence- nefesimizi kesen anlarla ölçülmeli."
     
    Hayat güzel. Sanıyorum bunu fark edebilmek, onu olduğu gibi kabul etmemizden geçiyor.
     
    http://groups.google.com.tr/group/bursaforum

    "A Nice Story About Love", Swami Vivekananda / (Isoner)
    I once had a friend who grew to be very close to me.
    Once when we were sitting at the edge of a swimming pool, she filled the palm of her hand with some water and held it before me, and said this: "You see this water carefully contained on my hand? It symbolizes Love."
    This was how I saw it: As long as you keep your hand caringly open and allow it to remain there, it will always be there. However, if you attempt to close your fingers round it and try to posses it, it will spill through the first cracks it finds.
    This is the greatest mistake that people do when they meet love...they try to posses it, they demand, they expect... and just like the water spilling out of your hand, love will retrieve from you .
    For love is meant to be free, you cannot change its nature. If there are people you love, allow them to be free beings.
    Give and don't expect.
    Advise, but don't order.
    Ask, but never demand.
    It might sound simple, but it is a lesson that may take a lifetime to truly practice. It is the secret to true love. To truly practice it, you must sincerely feel no expectations from those who you love, and yet an unconditional caring."
    Passing thought... Life is not measured by the number of breaths we take; but by the moments that take our breath away.....
    Life is beautiful! Let's Live it unless spoiling.
    11월 19일

    Mistik: İki Kurbağa

     
     
    Bir grup kurbağa ormanda zıplaya zıplaya geziyorlardı. Derken, o da ne! İkisi derin bir çukura düşmesin mi? Bütün kurbağalar çukurun başına toplandılar. Baktılar; çukur öyle derindi ki, zıplayarak çıkmalarına imkan yoktu. Şimdiden ölmüş sayılırlardı. Üzüldüler.
     
    Çukurun başındaki arkadaşlarının yüzlerindeki ifadeyi görünce durumlarının vahametini daha iyi kavrayan iki kurbağa var güçleriyle zıpladılar, zıpladılar... Nafile!
     
    Onların bu çırpınışlarına yürekleri dayanmayan arkadaşları hep bir ağızdan bağırmaya başladılar: "çırpınıp durmaktan vaz geçin", "hiç olmazsa huzur içinde ölün", "böyle yaparak bizi daha çok üzüyorsunuz", "n'olur böyle yapmayın, kendinizi paralamayın"...
    Nihayet biri gerçekten denemekten vaz geçti, bir köşeye geçti, yeisle gözlerini yere dikti. Öyle üzüldü, öyle üzüldü ki, kâlp krizi geçirip oracıkta ruhunu teslim etti.
     
    Diğeri? O ha bire sıçramaya devam ediyordu. Her sıçrayışında çukurun duvarına çarpıp sırt üstü yere düşüyor ama doğrulup geriliyor, "yeter artık, kes şunu, bırak zıplamayı, kendini paralama, çırpınma" diyen bağrışıp duran arkadaşlarına bakıp yeniden, daha bir kuvvetle sıçrıyordu. Sonunda gerilip gerilip öyle bir sıçradı ki arkadaşlarının hayretten patlayan gözleri önünde çukurdan çıkmayı başardı.
     
    Arkadaşları sevinçle etrafını sardılar. Her biri hayret ve sevinçle sarılıyor, onu tebrik ediyordu. "Biz senden vaz geçmeni isterken, sen vaz geçmedin ve sonunda başardın. Senden özür diliyoruz" dediler.
    Çukurdan çıkmayı başaran kurbağa el işaretleri ile onlara "sağır olduğunu, ne dediklerini anlamadığını, ama hep beraber onu cesaretlendirdikleri için çok teşekkür ettiğini" söyledi.
     
    Ders: Bilhassa kötü durumdaki insanlarla öyle konuşun ki söyledikleriniz onları cesaretlendirsin, onlara yaşama sevinci versin.

    http://groups.google.com.tr/group/bursaforum

    "Two Frogs", Sweetawnis / (Isoner)

    A group of frogs were traveling through the woods, and two of them fell into a deep pit. When the other frogs saw how deep the pit was, they told the two frogs that they were as good as dead.
    The two frogs ignored the comments and tried to jump up out of the pit with all their might. The other frogs kept telling them to stop, that they were as good as dead. Finally, one of the frogs took heed to what the other frogs were saying and gave up. He fell down and died.
    The other frog continued to jump as hard as he could. Once again, the crowd of frogs yelled at him to stop the pain and just die.
    He jumped even harder and finally made it out. When he got out, the other frogs said, "Did you not hear us?"
    The frog explained to them that he was deaf. He thought they were encouraging him the entire time.
    This story teaches two lessons:
    1. There is power of life and death in the tongue. An encouraging word to someone who is down can lift them up and help them make it through the day.
    2. A destructive word to someone who is down can be what it takes to kill them.
    Be careful of what you say. Speak life to those who cross your path. The power of words.
    11월 7일

    Mistik: Harikasın

     
     
    80'li yıllardı. Küçük kasabamızın gayretli belediye başkanı hem halka güzel bir hatıra olsun diye, hem de belediyenin ufak tefek ihtiyaçlarını gidermek için, konser vermek üzere ünlü bir ses sanatçısı ile anlaşmıştı. Konser halka duyurulduktan kısa bir süre sonra bütün biletler satılmıştı.
     
    Konser gecesi, şehrin tek sinema salonunu hıncahınç doldurmuştuk. Hepimiz ünlü sanatçının canlı konserini izlemek için sabırsız ve heyecanlıydık. Sahnede belediye başkanını görünce -ünlü sanatçıyı anons edecek diye- uzun uzun alkışladık. Alkışlar kesilince belediye başkanımız konuştu:
     
    "Saygıdeğer hemşehrilerim. Ünlü sanatçımız, âni rahatsızlığı nedeniyle konserini son anda iptal etmek zorunda kalmıştır. Çok üzgünüz. Fakat sizi evlerinize eli boş göndermeyeceğiz. Belediye Bandosundan çok kaabiliyetli bir arkadaşımızın, ünlü sanatçımızı aratmayacağına inanıyoruz. Şimdi alkışlarınızla onu sahneye davet ediyorum. Huzurlarınızda..."
     
    Halkın hayal kırıklığı, küskünlük ve kızgınlık homurtuları arasında sahne alacak belediye çalışanının adı duyulmadı bile. Coşku havası aniden dağılmış, yerine memnuniyetsizlik ve öfke hakim olmuştu. Belediye çalışanı tedirgin bir şekilde sahnedeki yerini aldığında insanlar onu yuhalamamıştı, ama homurtular öyle yüksek perdeden devam ediyordu ki "temsili" sanatçının giriş konuşması da duyulmadı.
     
    Ama o konserine başladı ve elinden gelenin en iyisini sergiledi. Bir saat kadar sonra konseri bittiğinde o saygıyla eğilirken salondan çıt çıkmıyordu.
     
    Sessizliği balkondan gelen tek ve cılız bir alkış ve küçük bir oğlan çocuğunun sesi bozmuştu:
     
    "Babacığım, hârikaydın!"
     
    Ve küçük bir şaşkınlık sessizliğinin ardından bütün salondakiler, hepimiz alkışlamaya başladık.
     
     
    Biz insancıklar, hepimiz, hayatı Yaratan'ın bize uygun Gördüğü bir sahnesinde elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Ve bunun fark edilmesi nasıl bizi mutlu edecekse; eşimizi, annelerimizi, babalarımızı, çocuklarımızı, kardeşlerimizi ve arkadaşlarımızı da mutlu edecektir.
     
    Ara sıra da olsa - çevrenizdeki insancıkların güzel yapmaya çalıştıklarını açıkça takdir edin,
     
    Onlara "hârika" olduklarını hissettirin.
     
    Onlara yaşama sevinci verin.
     
    "You Are Wonderful", Sweetawnis / (Isoner)
    The following story captured our heart. It happened several years ago in the Paris opera house. A famous singer had been contracted to sing, and ticket sales werebooming. In fact, the night of the concert found the house packed and every ticket sold.
    The feeling of anticipation and excitement was in the air as the house manager took the stage and said, Ladies and gentlemen, thank you for your enthusiastic support. I am afraid that due to illness, the man whom you've all come to hear will not be performing tonight. However, we have found a suitable substitute we hope will provide you with comparable entertainment.
    The crowd groaned in disappointmentand failed to hear the announcer mention the stand-in's name. The environment turned from excitement to frustration.
    The stand-in performer gave the performance everything he had. When he had finished,there was nothing but an uncomfortable silence. No one applauded. Suddenly, from the balcony, a little boy stood up and shouted, Daddy, I think you are wonderful! The crowd broke into thunderous applause.
    We all need people in our Lives who are willing to stand up once in a while and say, I think you are wonderful.
    And at times others are expecting this from you.
    Are you telling them how wonderful you are?
    Say it now and make someone's day more pleasant.
    11월 4일

    Mistik: Dökülen Süt

     
     
    Çalıştığı sahada önemli buluşları olan bir araştırma görevlisi idi. Kendisiyle mülakat yapan gazeteci "sıradan bir bilimci değil de, böyle buluşlarına buluş katan bir bilim adamı olmasının sırrını" sordu.
    Gülerek "ben araştırıcılığa beş yaşında başladım" dedi ve anlattı:
     
    Annem mutfakta değildi. Kendim yapabilirim sanıp, buzdolabından süt şişesini almıştım. Ama masaya ulaşamadan şişe elimden kaydı, yere düştü, kapağı fırladı ve şişedeki bütün süt yere döküldü. Mutfak zemini tam bir süt gölüne dönmüştü.
    Annem mutfağa gelip de manzarayı görünce bağırmadı, beni cezalandırmadı. Ders de vermedi.
     
    "Rasim" dedi, "ne güzel bir süt gölü yapmışsın böyle. Bu kadar büyüğünü hiç görmemiştim."
    "Tamam, olan olmuş. Yerleri temizlemeden önce onunla biraz oynamak ister misin?"

    Gerçekten de bu süt gölündeki oyunumu hiç unutmam. Çünkü biricikti. Beş on dakika oynadıktan sonra annem yeniden mutfağa geldi ve "eveeet" dedi, "yavrucuğum ne zaman işleri böyle karıştırsak, nihayetinde ortalığı temizleyip toparlamamız gerekir. Şimdi söyle bakalım, neyle temizlemek istersin: süngerle mi, havluyla mı, yoksa paspasla mı?"
     
    Ben süngeri seçtim. Sonra yeri beraberce temizledik. İşimiz bitip ortalık yine tertemiz olduktan sonra annem sandalyeye oturdu, beni kucağına aldı ve ellerimi tutup "biliyorsun başarısız bir deney yaşadık. Şimdi bu iki minik el ile süt şişesi nasıl taşınır, onu öğrenelim" dedi, süt şişesini aldı, içini suyla doldurdu, balkona çıktık ve bana onu dökmeden nasıl taşıyabileceğimi gösterdi. Şişenin boğazından, ağzındaki dudak halkasının hemen altından iki elimle kavrayınca -işte- şişeyi düşürmeden taşıyabiliyordum. Ne güzel bir dersti...
     
    Annemle yaşadığımız bu olay ve benzerleri, bana daha çocuk yaşta hata yapmaktan korkmamayı, çünkü yaptığımız hataların bile bize yeni birşeyler öğrenebilme fırsatı verdiğini göstermişti.
    Meslek hayatımda yaptığım da bundan farklı bir şey değil. Bilgilerimi kullanıp korkmadan deniyorum ve her başarısız deneyden yeni bir şeyler öğrenerek, bunlarla yeniden deniyorum.
     
    Aslında hayatımızda da böyle olmalı, değil mi?
    "The Split Milk", Ashwini / (Isoner)
    This is  a story about a famous research scientist who had made several very important medical breakthroughs. He was being interviewed by a newspaper reporter who asked him why he thought he was able to be so much more creative than the average person. What set him so far apart from others?
    He responded that, in his opinion, it all came from an experience with his mother that occurred when he was about two years old. He had been trying to remove a bottle of milk from the refrigerator when he lost his grip on the slippery bottle and it fell, spilling its contents all over the kitchen floor—a veritable sea of milk!
    When his mother came into the kitchen, instead of yelling at him, giving him a lecture, or punishing him, she said, "Robert, what a great and wonderful mess you have made! I have rarely seen such a huge puddle of milk. Well, the damage has already been done. Would you like to get down and play in the milk for a few minutes before we clean it up?"
    Indeed, he did. After a few minutes, his mother said, "You know, Robert, whenever you make a mess like this, eventually you have to clean it up and restore everything to its proper order. So, how would you like to do that? We could use a sponge, a towel, or a mop. Which do you prefer?" He chose the sponge and together they cleaned up the spilled milk.
    His mother then said, "You know, what we have here is a failed experiment in how to effectively carry a big milk bottle with two tiny hands. Let's go out in the back yard and fill the bottle with water and see if you can discover a way to carry it without dropping it." The little boy learned that if he grasped the bottle at the top near the lip with both hands, he could carry it without dropping it. What a wonderful lesson!
    This renowned scientist then remarked that it was at that moment that he knew he didn't need to be afraid to make mistakes. Instead, he learned that mistakes were just opportunities for learning something new, which is, after all, what scientific experiments are all about. Even if the experiment "doesn't work," we usually learn something valuable from it.
    10월 31일

    Asabi Asaf Beyin "Niye"leri :)

     
     
    Pilleri zayıfladığında uzaktan kumandanın tuşlarına niye daha sert basarız?
     
     
    Niye birine kâinatta dörtyüz milyar yıldız olduğunu söylersek inanır da, bankın yeni boyanmış olduğunu söylersek eliyle kontrol eder?
     
     
    Yapıştırıcılar niye hiç cam şişelere konmaz?
     
     
    Tarzanın imkansızlıktan saçları uzundur da niye sakalları sinek-kaydı traşlıdır?
     
     
    Süpermen, mermileri göğsüyle durdururken, başına bir tabanca atıldığında niye başını kaçırır?
     
     
    Kamikaze pilotları niye kask giyer?
     
     
    İnsanlar maymunlardan geldiyse, niye hâlâ maymunlar var?
     
     
    Yataklar niye hiç indirimsiz satılmaz?
     
     
    Bir saat önce buzdolabında yiyecek bir şey olmadığını görmüş olduğumuz halde, niye biraz sonra tekrar kontrol ederiz?
     
     
    Yerleri süpürürken, defalarca denediğimiz halde süpürge bir ipi almadığında niye o ipi yerden alır, inceler, sonra yine yere bırakıp süpürgeyi üzerine tutar, denemeye devam ederiz?
     
     
    Niye plastik torbalar ilk denemenizde açılmaz?
     
     
    Sinek ölüleri niye hep lambaların sabit, ulaşılamayan bölümlerinde toplanır?
     
     
    Alış veriş merkezinde biri alışveriş arabasıyla ayak bileğimize çarpıp özür dilediğinde, canımız yandığı halde niye "önemli değil" deriz?
     
     
    Masada, düşen bir şeyi yakalamaya çalışırken niye hep başka şeyleri de deviririz?
     
     
    Yazın sıcaktan şikayet edip durduktan sonra niye kışın evlerimizi yaz gibi sıcak tutmaya çalışırız?
     
     
    Niye hiç kaynata-gelin, kaynata-damat hikâyesi duymayız?
     
     
    Ha? Niye?  >:(
     
    http://groups.google.com.tr/group/bursaforum
     
    "Please Tell Me Why", ExZone / (Isoner)
    01. Why do we press harder on a remote control when we know the batteries are getting dead?
    02. Why do banks charge a fee on "insufficient funds" when they know there is not enough money?
    03. Why does someone believe you when you say there are four billion stars, but check when you say the paint is wet?
    04. Why doesn't glue stick to the bottle?
    05. Why do they use sterilized needles for death by lethal injection?
    06. Why doesn't Tarzan have a beard?
    07. Why does Superman stop bullets with his chest, but ducks when you throw a revolver at him?
    08. Why do Kamikaze pilots wear helmets?
    09. Whose idea was it to put an "S" in the word "lips"?
    10. If people evolved from apes, why are there still apes?
    11. Why is it that no matter what color bubble bath you use the bubbles are always white?
    12. Is there ever a day that mattresses are not on sale?
    13. Why do people constantly return to the refrigerator with hopes that something new to eat will have materialized?
    14. Why do people keep running over a string a dozen times with their vacuum cleaner, then reach down, pick it up, examine it, then put it down to give the vacuum one more chance?
    15 Why is it that no plastic bag will open from the end on your first try?
    16. How do those dead bugs get into those enclosed light fixtures?
    17. When we are in the supermarket and someone rams our ankle with a shopping cart then apologizes for doing so, why do we say, "It's all right?" Well, it isn't all right, so why don't we say, "That hurt, you stupid idiot?"
    18. Why is it that whenever you attempt to catch something that's falling off the table you always manage to knock something else over?
    19. In Winter, why do we try to keep the house as warm as it was in Summer, when we complained about the heat in Summer?
    20. How come you never hear father-in-law jokes?
    10월 30일

    Mistik: "Sevgili Anneciğim"

     
     
    "Yavrularıyla beraber bir parçalarını da kaybeden matemli annelere, evlatlarının ölümüne şahit olan acılı babalara..."
     
     
    Selma koridordaki koltukta sessizce ağlıyordu: "küçücük bir çocuk neden kanser olur ki? Allah neden buna izin veriyor? Çocuğum sana ihtiyaç duyarken, sen neredesin Allah'ım?"
     
    Yanıbaşındaki yoğun bakım odasının kapısı açılınca yerinden sıçradı: "yavrum nasıl doktor bey? İyileşme var mı? Onu ne zaman görebilirim?"
    "Üzgünüm" dedi doktor gerçekten üzgün bir ifadeyle, "biz elimizden geleni yaptık, ama sevgili yavrucak daha fazla dayanamadı."
     
    Ve sessiz gözyaşlarıyla koltuğa çöken Selma'nın yanına oturdu, elini tuttu: "onu son bir defa görmek ister misiniz? Biliyorsunuz, vasiyeti gereği birazdan üniversiteye nakledilecek."
     
    Ve ona oğlunun yatağının baş ucuna kadar eşlik etti.
    Selma gözyaşlarına boğularak parmaklarını sevgili oğlunun kıvırcak kızıl saçlarında gezdirdi. Hemşire neredeyse fısıltıyla sordu: "saçlarından bir tutam kesmemi ister misiniz?" Selma, gözleri yavrusunda, başıyla evet dedi. Hemşire çocuğun saçlarından bir tutam kesti, onu plastik bir torbaya koydu ve Selma'ya verdi.
     
    Sevgili yavrusunun naaşını bile alamayacaktı. Oğlunun sesi kulağında yankılandı: "Anneciğim, öldükten sonra onu nasıl olsa kullanmayacağım. Belki diğer çocukların anneleriyle fazladan bir gün daha geçirebilmelerine yardım eder."
    "Altın gibi bir kalbi vardı" diye inledi Selma, "o yaşında hep başkalarını düşünürdü, yapabileceği her türlü yardımı yapardı."
     
    ***
     
    Selma son altı ayının neredeyse tamamını geçirdiği Onkoloji Hastanesinden son defa çıktı. Arabasına bindi, oğluna ait eşyaların bulunduğu torbayı yanındaki koltuğa koydu. Eve kadar sürmek çok zordu. Bomboş eve girmek daha da zor. Çocuğunun eşyalarını ve bir tutam saçının bulunduğu torbayı onun odasına götürdü. Oyuncaklarını onun her zaman koyduğu yerlere yerleştirdi. Onun yatağına yattı, yastığına sarıldı, ağladı, ağladı.
     
    Uyandığında vakit gece yarısıydı. Sokak lambalarının yardımıyla yanıbaşında katlanmış bir kâğıt gördü. Kâğıdı eline aldı, açtı.
    "Sevgili anneciğim" diye başlıyordu. Bu bir mektuptu. Bu... Bu sevgili yavrusundan bir mektuptu.
     
    "Sevgili anneciğim. Biliyorum beni çok özlüyorsun ve çok üzülüyorsun.
    Ama üzülme anneciğim. Çünkü birgün yine bir araya geleceğiz.
    Yanında olamadığım için ve seni seviyorum diyemediğim için sakın seni unuttuğumu, artık seni sevmediğimi düşünme, olur mu? Sen hep aklımda olacaksın ve buluşacağımız günü bekleyeceğim.
     
    O güne kadar yalnız kalmaman için bir evlat edinebilirsin. Ben buna üzülmem. Benim oyuncaklarımla da oynayabilir. Ama bir kız evlat edinirsen ona yeni oyuncaklar almalısın. Çünkü bir kız, bir erkek çocuğunun oyuncaklarıyla oynamak istemeyecektir.
     
    Beni düşünerek de üzülme. Burası çok güzel bir yer. Buraya gelir gelmez beni büyük annem ve büyük babam karşıladılar ve biraz çevreyi gezdirdiler. Ama gezilecek daha çok yer varmış.
    Biliyor musun burada melekler var. Öyle güzeller ki... Hem uçabiliyorlar da.
     
    Tahmin et, ne oldu anneciğim: ben Allah'ın kucağında oturdum. Benimle çok önemli bir insanmışım gibi konuştu. Ben de O'na, sana mektup yazmak istediğimi, hoşçakal demek istediğimi söyledim.
    "Bu mümkün değil" diyeceğini sanmıştım ama bil bakalım ne oldu: bana bir kâğıt ve bir de kalem verdi ve "ama yazdıklarını sadece annen ve sadece bir defa görebilecek" dedi. "Olsun! Ben de mektubu zaten ona yazacağım" dedim. Gülümsedi ve başımı okşayarak: "annen, sen ihtiyaç duyduğunda nerede olduğumu sormuştu. Ona de ki; Ben zaten hep senin yanıbaşındaydım. Diğer bütün çocukların, bütün kullarımın yanıbaşında olduğum gibi" dedi.
     
    Az daha unutuyordum. Kanserim iyileşti anneciğim. Artık hiç canım yanmıyor. Buna öyle sevindim ki... Çünkü daha fazla dayanabileceğimi sanmıyordum. Beni hastaneden alan o güzel melek ne dedi biliyor musun? Ben özel bir teslimatmışım. Buna ne dersin?
     
    Görüşürüz anneciğim.
     
    Sevgili oğlun."
     
     
    "Signed With Love", Sweetawnis / (Isoner)
    She jumped up as soon as she saw the surgeon come out of the operating room.  She said:  "How is my little boy ?  Is he going to be all right ?  When can I see him ?"
    The surgeon said, "I'm sorry.  We did all we could, but your boy didn't make it."
    Sally said, "Why do little children get cancer ?  Doesn't God care any more ?  Where were you, God, when my son needed you ?"
    The surgeon asked, "Would you like some time alone with your son ?  One of the nurses will be out in a few minutes, before he's transported to the university."
    Sally asked the nurse to stay with her while she said good bye to son.  She ran her fingers lovingly through his thick red curly hair.  "Would you like a lock of his hair ?" the nurse asked.
    Sally nodded yes.  The nurse cut a lock of the boy's hair, put it in a plastic bag and handed it to Sally.
    The mother said, "It was Jimmy's idea to donate his body to the University for Study.  He said it might help somebody else.  "I said no at first, but Jimmy said, 'Mom, I won't be using it after I die.  Maybe it will help some other little boy spend one more day with his Mom."  She went on, "My Jimmy had a heart of gold.  Always thinking of someone else.  Always wanting to help others if he could."
    Sally walked out of Children's Mercy Hospital for the last time, after spending most of the last six months there.  She put the bag with Jimmy's belongings on the seat beside her in the car.
    The drive home was difficult.  It was even harder to enter the empty house.  She carried Jimmy's belongings, and the plastic bag with the lock of his hair to her son's room.
    She started placing the model cars and other personal things back in his room exactly where he had always kept them.  She laid down across his bed and, hugging his pillow, cried herself to sleep.
    It was around midnight when Sally awoke.  Laying beside her on the bed was a folded letter.  The letter said :
    "Dear Mom, I know you're going to miss me;  but don't think that I will ever forget you, or stop loving you, just 'cause I'm not around to say "I Love You" .  I will always love you, Mom, even more with each day. Someday we will see each other again.  Until then, if you want to adopt a little boy so you won't be so lonely, that's okay with me. 
    He can have my room and old stuff to play with.  But, if you decide to get a girl instead, she probably wouldn't like the same things us boys do.  You'll have to buy her dolls and stuff girls like, you know.  Don't be sad thinking about me.  This really is a neat place.  Grandma and Grandpa met me as soon as I got here and showed me around some, but it will take a long time to see everything. 
    The angels are so cool.  I love to watch them fly.  And, you know what?  Jesus doesn't look like any of his pictures.  Yet, when I saw him, I knew it was him.  Jesus himself took me to see GOD !  And guess what, Mom ?  I got to sit on God's knee and talk to Him, like I was somebody important.  That's when I told Him that I wanted to write you a letter, to tell you good bye and everything. 
    But I already knew that wasn't allowed.  Well, you know what Mom ?  God handed me some paper and His own personal pen to write you this letter.  I think Gabriel is the name of the angel who is going to drop this letter off to you.  God said for me to give you the answer to one of the questions you asked Him 'Where was He when I needed him ?'  "God said He was in the same place with me, as when His son Jesus was on the cross.  He was right there, as He always is with all His children.  Oh, by the way, Mom, no one else can see what I've written except you.  To everyone else this is just a blank piece of paper.  Isn't that cool ?  I have to give God His pen back now. He needs it to write some more names in the Book of Life. 
    Tonight I get to sit at the table with Jesus for supper.  I'm sure the food will be great.
    Oh, I almost forgot to tell you.  I don't hurt anymore.  The cancer is all gone.  I'm glad because I couldn't stand that pain anymore and God couldn't stand to see me hurt so much, either.  That's when He sent The Angel of Mercy to come get me.  The Angel said I was a Special Delivery !  How about that ?
    Signed with Love from God and Me.