Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ님의 프로필You're Definitely On The...사진블로그리스트기타 ![]() | 도움말 |
|
|
8월 31일 Kuşak Farkı :)Sırf üniversitede okuyor diye kendini dev aynasında gören bir genç, bir futbol maçında yanında oturan -yaşını başını almış- bir amcayı "eski kuşağın gençleri anlamasının neden mümkün olmadığı" konusunda aydınlatmayı kendine görev bilmişti.
"Siz bambaşka bir dünyada yetiştiniz. Ve takdir edersiniz ki şimdikinden çok ilkel bir dünyada..." dedi yanlarında oturanların da duyabileceği kadar yüksek bir tonda. Herkesin kendisine kulak kabarttığından emin olduktan sonra devam etti: "Oysa şimdiki nesil, biz binlerce televizyon kanalının, bilgisayarların, internetin, elektrikle-hidrojenle çalışan arabaların, Mars'a giden uzay araçlarının olduğu bir dünyada yetiştik. Ve..." deyip bu ihtiyarlara hak ettikleri dersi veriyor olmanın hazzını daha uzun hissetmek için bir fasıla verdi ve elindeki kutu biradan bir yudum çekti. Karşısındakine hiç söz hakkı vermeden habire konuşan bu çok bilmiş gencin ara vermesinden istifade eden amca davrandı: "Haklısın delikanlı. Bizim neslimiz bütün bu saydıklarının olmadığı bir dünyada yetişti. Ama bunları icat etti ve bir sonraki nesle böyle bir dünya hazırladı. Peki sizin nesliniz, mesela sen sizden sonraki nesil için neler yapmayı planlıyorsunuz?" "Generation Gap", Ex Zone / Isoner)
A very self-important college freshman attending a recent football game, took it upon himself to explain to a senior citizen sitting next to him why it was impossible for the older generation to understand his generation. "You grew up in a different world, actually an almost primitive one !", the student said, loud enough for many of those nearby to hear. "The young people of today grew up with television, jet planes, space travel, man walking on the moon, our spaceships have visited Mars. We have nuclear energy, electric and hydrogen cars, computers with DSL, BPS, light-speed processing .... And..." ...pausing to take another drink of beer.... The Senior took advantage of the break in the student's litany and said, "You're right, son. We didn't have those things when we were young, so we invented them. Now, you - arrogant little shit - what are you doing for the next generation?" 8월 27일 Online Basit Oyun: Dünyayı Kurtaran AdamKısa sürelerle farklı konulara odaklanmak zihni dinlendirir.
Kürsörünüzü hedefinizin üzerine getirin, ateş etmek tıklayın Vee dünyayı kurtarın. Fazla oynamayın :) Dünyayı Kurtaran Adam :)
Oynamak için tıklayın:
8월 26일 Mistik: Bırak Seni SeveyimBir zamanlar bir delikanlı vardı. Bir kızı seviyordu. O kadar çok seviyordu ki, bir defasında sırf onu mutlu etmek için tam bin tane kâğıt turna katlamıştı. Küçük bir firmada memurluk yapıyordu delikanlı. Yani kariyeri pek parlak bir istikbal vaad etmiyordu. Ama buna ikisi de aldırmıyordu. Ta ki o güne kadar...
O gün kız "Paris'e okumaya gideceğini ve dürüst olmak gerekirse geri dönmeyi düşünmediğini" söyleyivermişti. Bu yüzden kendisini fazla kafaya takmamasını, yeni bir kız bulup hayatını kurmasını tavsiye etmeyi de unutmamıştı. Delikanlı yıkılmıştı. Ama yapabileceği bir şey de yoktu. Öyle ya! Seviyor gibi davrandığı halde aslında hiç sevmemişse ona yalvaracak mıydı? Üstelik kız kararını vermişti bir kere. Daha güzel bir işi olsaydı kızın onu bu kadar kolay bırakamayacağını düşündü sonra. O gece bir karar aldı ve ertesi günden itibaren kendini tamamen işine verdi. Çalıştı, çok çalıştı, kendini geliştirdi. Önce çalıştığı firmada yükseldi, sonra daha büyük firmalara transfer oldu ve gün geldi kendi şirketini kurdu. Bununla da yetinmedi şirketini büyüttü, büyüttü. "İlerlemekten vazgeçmediğin sürece asla tökezlemeyeceksin" diye telkin ediyordu kendini her gece. Bir sabah işine giderken şoförü kırmızı ışıkta durduğunda, bir şemsiyeyi paylaşarak arabanın önünden geçen yaşlı çift tanıdık geldi. Bunlar... kendisini terk eden o kâlpsiz nişanlısının anne-babasıydı. Zihninde acı hatıralar canlandı. Aklı karmakarışıktı. Şoförüne yaşlı çifti takip etmesini söyledi. Onlara, kızlarının terk ettiği o gariban delikanlının bugün çok büyük bir şirketin sahibi varlıklı ve saygın bir adam olduğunu göstermek, kızlarının yaptığı hatayı yüzlerine vurmak istiyordu. Adam istediğini yapamadan yaşlı çift önlerinden geçtikleri bir kabristandan içeri girmişti. Meraklandı. Arabadan indi, arkalarından kabristana girdi. Yaşlı çift bir mezarın başında durdu. Mezar taşının üzerinde eski nişanlısının o tatlı gülümsemeli fotoğrafı vardı. Neler olduğunu anlayamıyordu. Bir daha baktı; mezar taşının yanında bir de kavanoz vardı. İçi kâğıt turnalarla dolu bir kavanoz... Farkında değildi ama artık o da yaşlı çiftin yanında, mezarın başındaydı. Yüzü allak bullaktı. Soran gözlerle onlara bakıyordu. Annesi yaşlı gözlerle anlattı: Nişanlısı Fransa'ya hiç gitmemişti. Hastalığına "ilerlemiş kanser" teşhisi konunca böyle bir mizansen uydurmuştu. Nişanlısının çok başarılı olacağını hissediyordu ve ölümünün buna mani olmasını istememişti. Kâğıt turnaları baş ucuna koymalarını kendisi istemişti. Olur da kader bir gün nişanlısını mezarının başına getirecek olursa bazılarını hâtıra olarak alıp götürebilsin diye... Adam gözlerini sildi, kavanozdan birkaç kâğıt turna aldı, kalbinin üzerindeki cebine koydu. Sevdiği kadının sevgisinin derinliğini fark edememiş biri idi. Şimdi dünyaya sahip olsa ne anlamı vardı. "Let Me Love You", Sweetawnis / (is)
Once upon a time, there was once a guy who was very much in love with this girl. This romantic guy folded 1,000 pieces of papercranes as a gift to his girl. Although, at that time he was just a small executive in his company, his future doesn't seemed too bright, they were very happy together. Until one day, his girl told him she was going to Paris and will never come back. She also told him that she cannot visualise any future for the both of them, so let's go their own ways there and then... heartbroken, the guy agreed. When he regained his confidence, he worked hard day and night, slogging his body and mind just to make something out of himself. Finally with all these hardwork and with the help of friends, this guy had set up his own company... "You never fail until you stop trying." he always told himself. "I must make it in life!" One rainy day, while this guy was driving, he saw an elderly couple sharing an umbrella in the rain walking to some destination. Even with the umbrella, they were still drenched. It didn't take him long to realise those were his ex-girlfriend's parents. With a heart in getting back at them, he drove slowly beside the couple, wanting them to spot him in his luxury sedan. He wanted them to know that he wasn't the same anymore, he had his own company, car, condo, etc. He had made it in life! Before the guy can realise, the couple was walking towards a cemetary,and he got out of his car and followed them...and he saw his ex-girlfriend, a photograph of her smiling sweetly as ever at him from her tombstone... and he saw his precious papercranes in a bottle placed beside her tomb. Her parents saw him. He walked over and asked them why this had happened. They explained, she did not leave for France at all. She was stricken ill with cancer. In her heart, she had believed that he will make it someday, but she did not want her illness to be his obstacle ... therefore she had chosen to leave him. She had wanted her parents to put his papercranes beside her, because, if the day comes when fate brings him to her again he can take some of those back with him. The guy just wept ...the worst way to miss someone is to be sitting right beside them but knowing you can't have them and will never see them again. 8월 25일 Yılın En Gıcık Hazırcevapları :)Mansiyon
Hava Yollarında yemek servisi zamanı. Hostes en öndeki adama kibarca gülümseyerek sordu: - Yemek ister misiniz efendim? Kendini lokantada zanneden yolcu servis masasına baktı: - Seçeneklerim neler? Hostes yine kibarca gülümseyerek seçenekleri sundu: - Evet veya hayır. *** 3 üncü Bir alışveriş merkezindeyiz. Yaşlı bir hanım tavuk reyonunda bir türlü istediği kadar büyük bir tavuk bulamayınca, onu izleyen reyon görevlisine söylendi: - Bu tavukların daha büyük olmaları mümkün değil mi? Görevli tonton teyzeye takılmadan edemedi: - Mümkün değil teyze, onlar ölü. *** 2 nci Kamyon sürücüsü "dikkat, alçak köprü" ikaz levhasını fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti. Olanca hızıyla üst köprüye bindirdi ve orada sıkıştı kaldı. Arkasında kilometrelerce araç kuyruğu oluştuktan sonra trafik/kurtarma ekibi nihayet geldi. Kurtarıcı işine başlarken polis de gözleri sıkışmış kamyonda, sürücüye yaklaşarak söze girmiş olmak için sordu: - Köprüye sıkıştınız, he? Sürücü canı burnunda homurdandı: - Yo, köprü taşıyordum, mazotum bitti. *** 1 inci Trafik kuralı ihlali yapan kimsenin çıkmadığı uzun bir nöbetin sonunda polis nihayet aşırı hız yapan bir aracı durdurdu. Sürücü camı açtı. Ruhsat ve ehliyetini uzattı. Polis ceza makbuzunu cebinden çıkarırken keyifle gülümsedi. - Sizi bütün gün bekledim. Sürücü nasıl olsa cezamı öyle ya da böyle çekeceğim rahatlığıyla, iç çekerek cevap verdi. - Anlıyorum memur bey. Elimden geldiği kadar hızlı gelmeye çalıştım ben de. Polis, dakikalar süren gülmesi kesilmeyince adama eliyle git, git işareti yaptı ve adam cezadan kurtuldu. http://groups.google.com.tr/group/bursaforum "Best Smart-Arsed Answers of The Year", Fun Crunch / (is)
SMART ARSED ANSWER 4 It was mealtime during a flight on a British Airways plane: 'Would you like dinner?' the flight attendant asked the man seated in the front row. 'What are my choices?' the man asked. 'Yes or no,' she replied. SMART ARSED ANSWER 3 A lady was picking through the frozen turkeys at a supermarket but she couldn't find one big enough for her family. She asked a passing assistant, 'Do these turkeys get any bigger?' The assistant replied, 'I'm afraid not, they're dead.' SMART ARSED ANSWER 2 The policeman got out of his car and the boy racer he stopped for speeding, rolled down his window. 'I've been waiting for you all day,' the cop said. The kid replied, 'Yes, well I got here as fast as I could.' When the policeman finally stopped laughing, he sent the kid on his way without a ticket. SMART ARSED ANSWER 1 A truck driver was driving along on a country road. A sign came up that read 'Low Bridge Ahead.' Before he realised it, the bridge was directly ahead and he got stuck under it. Cars are backed up for miles. Finally, a police car comes up. The policeman got out of his car and walked to the truck's cab and said to the driver, 'Got stuck, he?' The truck driver said, 'No, I was delivering this bridge and ran out of diesel!' 8월 22일 Mistik: Kırmızı GülAdam 300 km uzakta bir şehirde yaşayan annesine bir demet gül göndermek üzere çiçekçinin önünde durdu. Dükkana girerken kenarda, omuzları çökmüş, önüne eğdiği yüzü ağlamaklı bir kız çocuğuna gözü ilişti. Yanına giderek çenesini tutup kaldırdı ve sıcacık gülümseyerek sordu:
- "Neyin var kızım? Üzgün gibi görünüyorsun." - "Anneme bir kırmızı gül almak istiyordum. 2 liraymış, ama benim 75 kuruşum var." - "Dert ettiğin şeye bak" dedi adam gülümsemesini genişleterek, "gel benimle, senin annene de bir gül alalım." İçeri girdiler, adam annesine göndermek istediği bir demet gülün sipariş formunu doldurdu, küçük kıza da bir gül aldı, paralarını ödedi ve dışarı çıktılar. Adam arabasına binmişti ki aklına geldi, camı açtı ve kıza seslendi: - "İstersen seni annene bırakayım." Küçük kızın yüzü biraz daha aydınlandı, teşekkür ederek arabaya bindi. Onun tarifleriyle geldikleri yer bir mezarlıktı. Kız kırmızı gülü yeni bir mezarın üzerine bıraktı, yanına oturdu. Adam nemli güzlerle bir süre kızı izledikten sonra arabasına atladı, çiçekçi dükkanına geri döndü, çiçek siparişini iptal etti, bir demet kırmızı gül aldı ve annesinin yaşadığı şehre doğru yola çıktı. http://groups.google.com.tr/group/bursaforum "A Red Rose", Sweetawnis / (is)
A man stopped at a flower shop to order some flowers to be wired to his mother who lived two hundred miles away.
As he got out of his car he noticed a young girl sitting on the curb sobbing. He asked her what was wrong and she replied, "I wanted to buy a red rose for my mother. But I only have seventy-five cents, and a rose costs two dollars."
The man smiled and said, "Come on in with me. I'll buy you a rose." He bought the little girl her rose and ordered his own mother's flowers.
As they were leaving he offered the girl a ride home. She said, "Yes, please! You can take me to my mother." She directed him to a cemetery, where she placed the rose on a freshly dug grave.
The man returned to the flower shop, canceled the wire order, picked up a bouquet and drove the two hundred miles to his mother's house.
*** Moral: Don't Send Artificial Loves to your parents. Give them the respect and courtesy they desire. They are your most precious Treasure, Care for them. God Forbid, if they leave this world then one can do nothing but regret. 8월 20일 Şiir: Kız Yurdundaki Yavrulara AğıtKonya`nın Taşkent İlçesi Balcılar Beldesinde Ku`ran kursuna ait 3 katlı kız yurdunda bir tüpün patlaması sonucu yaşları 8-16 arasında değişen kız çocuklarının kaldığı `yaz Kur`an kursu` binası çöktü, 17 yavru göçük altında kalarak daha baharında hayatlarına veda ettiler, Hakka yürüdüler.
Laikçiler bu acı olayı bile dindarlara saldırmak için fırsat bildiler, küçücük kızları öldüren (!) Kur'an kurslarının kapanması için kampanya yaptılar, "Derme çatma binalarda gerici eğitimler yaptıracağız diye çocukları öldürüyorlar" dediler. Yaşama hakkını görmezden geldikleri gariban insanların, dinlerini yaşama haklarını da ellerinden almak için olayı fırsat bildiler. Oysa gariban insanların üç-beş kuruşlarını birleştirerek diktikleri bu binanın, kendi oturdukları evlerden bir farkı yoktu ki... Bunu görmediler, görmek istemediler, gözlerden kaçırdılar. Çünkü o insanların gariban olmaları laikçilerin yüzyıldır süren sömürülerinin bir sonucuydu.
Şiire bir yorumcu şöyle bir yorum yapmış:
Facianın destanı? Bilmem ne demeli! "İlahi Beyefendi" desem yeter mi? Dünyevi bir yorumdu. Dünyevi işlerin gereğini zaten dünyevi yöneticiler yapıyordu, yapacaktı. Oysa şiir uhreviydi. Ancak yaşlı gözlerle bakanların yakalayabileceği puslu, gizli bir görüntüydü. Çocukken işittim. Anlatan bir amca mıydı, yoksa bir teyze mi, bilmem. Bildiğini mi anlattı, hissettiğini mi, onu hiç bilmem: İnsanların ve ölümün yaratıldığı ilk zamanlarda ölümün nedeni yokmuş. Azrail as, eceli gelenin karşısına dikilir, yalnızken veya kalabalıkta canını alıverip gidermiş. Ölüm ayrılık, ölüm bilinmezlik, ölüm acı... Arkada kalanlar biraz acı, biraz korkuyla Azrail as'a lanet ederlermiş. O ise bu işe çok üzgün, Rabbisine niza etmiş: "Allah'ım. İnsanlar bana intizar ediyor, çok üzülüyorum." Her şeyi bilip duran Rabbisi gülümsemiş: "Var git, sana verdiğim görevi gönül rahatlığıyla icra et. Artık insanlar sana değil, ölümleri için yarattığım çeşit çeşit nedenlere intizar edecekler." İşte böyle. Bilmem doğru, bilmem yanlış. Ben çocukken işittiğini bana çocukken anlatandan işittiğimi anlattım. Yanlışsa ölümü yaratan Allah cc günahımı affetsin. Doğruysa sevabı hepimizin olsun. Prof.Dr.Mustafa Erdoğan Sürat hocamızın gönül telinden kopanlar sessiz gözyaşlarımız olsun. Dualarımız bizden önce gidenlere olsun. Vesselam. Kız Yurdundaki Yavrulara Ağıt Çalışkan ve Meçhul küçükhanım M.,
"Özel Kurye" Görevlisi görünümünde bir kişiyle Karşılaştı rüyasında: Düz bıyık, yanık ten, eski takım elbise, soluk kravat
Bir zat! Her kimse, İşinde pek aceleci Belki de bu mesleği yapanların, En güleci… Kuryeyi çağrıştıran o kişi,
Çalışkan küçükhanım M.'ye Yaklaşıp, tane tane konuştu: -"Ömür bardağınız doldu da taştı bile, Şimdi on sekiz arkadaş, ecele; Koşun! Tanışın, Şafakta gelecek ölümle…" Çalışkan Kur'an öğrencisi M.,
Boş bulunup sordu: -"Neee?" Sonra toparlanıp yeniden, Yanıtladı aynı soruyu. Fakat yansıtarak bu kez, Düzgün saygılı bir huyu: -"Affedin beni anlayamadım. Hakikaten şaşırttı beni sözleriniz On sekiz can, Toptan Ölüp, gidecek miyiz; Yani, Şu sağlıkla kıraat eden ses; berrak bet ve benizle?" Gerçi korkudan daha bir al al olmuştu teni! O sırada bir camcı çırağı,
Yanlarından geçmedeydi bir boy aynasıyla, Öz yanağındaki pembeliğe gözünün ilişmesi dolayısıyla Bet-beniz sorgulayan hafif dik başlı ve uçuk Konuşmuştu, ecel şaşkını çocuk! Kurye de -ne kuryesiyse- hemen yanıtlamıştı:
-"Yarın tam kuşluk vakti, Sen ve on yedi yurt arkadaşın, Cansız uzatılmış olacaksınız toprağa; Kupkuru, sessiz." Küçükhanım isyanlardaydı sanki:
-"Peki, Ben şimdi uyansam, Yurtta kalan tüm goncaların uykusunu bölerek, Ölüm alarmı verip herkesi uyarsam, Ecelin Önünü kesemez miyim?" Ve de ekledi: -"Deli miyim zaten, Hem seninle neden, Vakit kaybetmekteyim ki?" Derken, İki Damla yaş süzüldü gözlerinden. Bu yaşla, kirpiklerini ıslatan o sözler ki hafifçe kızgın,
Son kırıntılarıydı elde kalan Dünyasal hayattan; Masalımsı, fani Küçükhanım M.'nin ölümüyse, Hızlıydı yurdu yıkan patlamadan ve daha ani! Yurt faciasının soyut finali,
On sekiz canımızın sonsuza göçüşü, Kendilerince belki şöyle algılanmıştı: Rüya bu ya; Meğer hep beraber, Bir yaz şenliğine gitmişler Yarı uyur, uyanık yarı Gösteri bitince, Hokkabazlar patlatıvermiş, Balonları! Çıkmışlar havası küf kokan dev çadırdan Kol kola koşmak için yuvalarına; Dikkat, aman, Bir an, Andan kısa Bir lahzada Derin bir uçuruma düşmüşler, Fakat cıvıltılı bir neşeyle uçmuşlar Yüce Rabbileriyle Meğer böyle buluşmuşlar! Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat, Kız Yurdu Acımıza Ağıt, kriter.org
Mistik: Aşk ve HayatKocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı Yarabbi!
Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.
İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.
Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak "niye?" diye sordu. "Gerçekten belli bir sebebi yok" dedim, "sadece yoruldum." Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki! Sonunda sordu: "seni caydırmak için ne yapabilirim?"
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. "İşte mesele tam da bu" dedim. "Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim." "Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl'olacak. Bunu benim için yapar mısın?" Yüzümü dikkatle inceledi ve "Sana bunun cevabını yarın vereceğim" dedi. Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu. Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
"Sevgilim" diye başlıyordu, "O çiçeği senin için koparmazdım" Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim. "Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var."
"Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem için koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var."
"Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var."
"<Sâdık arkadaşın>ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var."
"Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var."
"Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı
inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin - gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var." "Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem."
Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.
"Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum." Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi. Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim. Bu gerçek aşktı.
İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.
Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil...
Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz... Ama hep oralarda bir yerdedir. Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.
Aşk ve hayat tam da böyle bir şeydir.
"Love&Life", Sweet Awni
My husband is S/W Engineer by profession, I love him for his steady nature and I love the warm feeling when I lean against his broad shoulders. Two years of courtship and now, five years into marriage, I would have to admit, that I am getting tired of it. The reasons of me loving him before, has now transformed into the cause of all my restlessness. I am a sentimental woman and extremely sensitive when it comes to a relationship and my feelings. I yearn for the romantic moments, like a little girl yearning for candy. My husband is my complete opposite; his lack of sensitivity, and the inability of bringing romantic moments into our marriage has disheartened me about LOVE. One day, I finally decided to tell him my decision, that I wanted a divorce. "Why?" he asked, shocked. "I am tired. There are no reasons for everything in the world!" I answered. He kept silent the whole night, seemingly in deep thought. My feeling of disappointment only increased. Here was a man who was not able to even express his predicament, so what else could I expect from him? And finally he asked me: "What can I do to change your mind?" Somebody said it right... It's hard to change a person's personality, and I guess, I have started losing faith in him. Looking deep into his eyes I slowly answered: "Here is the question. If you can answer and convince my heart, I will change my mind. Let's say, I want a flower located on the face of a mountain cliff, and we both are sure that picking the flower will cause your death. Will you do it for me?" He said: "I will give you your answer tomorrow...." My hopes just sank by listening to his response. I woke up the next morning to find him gone, and saw a piece of paper with his scratchy handwriting underneath a milk glass, on the dining table near the front door, that goes.... My dear, "I would not pick that flower for you, but....please allow me to explain the reasons further..... This first line was already breaking my heart. I continued reading. "When you use the computer you always mess up the Software programs, and you cry in front of the screen. I have to save my fingers so that I can help to restore the programs. You always leave the house keys behind, thus I have to save my legs to rush home to open the door for you. You love traveling but always lose your way in a new city. I have to save my eyes to show you the way. You always have the cramps whenever your "good friend" approaches every month. I have to save my palms so that I can calm the cramps in your tummy. You like to stay indoors, and I worry that you will be infected by infantile autism. I have to save my mouth to tell you jokes and stories to cure your boredom. You always stare at the computer, and that will do nothing good for your eyes. I have to save my eyes so that when we grow old, I can help to clip your nails and help to remove those annoying white hairs. So I can also hold your hand while strolling down the beach, as you enjoy the sunshine and the beautiful sand...and tell you the colour of flowers, just like the colour of the glow on your young face... Thus, my dear, unless I am sure that there is someone who loves you more than I do... I could not pick that flower yet, and die ... " My tears fell on the letter, and blurred the ink of his handwriting... and as I continue on reading... "Now, that you have finished reading my answer, and if you are satisfied, please open the front door for I am standing outside bringing your favorite bread and fresh milk... I rushed to pull open the door, and saw his anxious face, clutching tightly with his hands, the milk bottle and loaf of bread....Now I am very sure that no one will ever love me as much as he does, and I have decided to leave the flower alone... That's LIFE, and LOVE. When one is surrounded by love, the feeling of excitement fades away, and one tends to ignore the true love that lies in between the peace and dullness. Love shows up in all forms; even in very small and cheeky forms. It has never been a model. It could be the dullest and most boring form ... Flowers, and romantic moments are only used and appear on the surface of the relationship. Under all this, the pillar of true love stands... AND THAT'S LIFE 8월 18일 Mistik: Beş HikâyeMutlaka daha önce okumuş olduğunuz hikâyelerdir. Ama öyle güzeller ki, her okuyuşumuzda içimizde çiçekler açıyor, hayatı daha anlamlı, bizi daha ümitli kılıyor. Buyurun efendim:
Birinci Hikâye Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi :
"Hergün okulu temizleyen hademe kadının adı nedır ?" Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen hergün görüyorduk. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde filan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektik ki! Son soruyu cevapsız bırakıp kâğıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu. "Tabi ki dahil" dedi, hocamız gülümseyerek ve devam etti: "Hayatınız boyunca şahsen tanımadığınız ama size hizmet getiren insanlarla karşılaşacaksınız. Verdiği hizmeti para karşılığı yapıyor olsa bile hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlardır. Bu ilginiz hiç olmazsa onlara gülümsemeniz, merhaba demeniz ve isimlerini bilmenizle sınırlı kalsa bile..." *** İkinci Hikâye
Bir gece, vakit gece yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve yoldan geçen arabaların dikkatini çekmeye çalışıyor, geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye, hem de Alabama'da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm, bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken
ille adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi armağanda: "Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı, son nefesinde yanında olmayı başardım. Allah, bana yardım eden sizden ve başkalarına -karşılık beklemeksizin- yardım eden herkesten razı olsun. En İyi Dileklerimle, Bayan Nat King Cole." ***
Üçüncü Hikâye
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde on yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız yanına gelince çocuk sordu:
"Çikolatalı pasta kaç para ?" "50 kuruş" Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
"Peki, Dondurma Ne Kadar ?" "35 kuruş" dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki... Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?" dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde gözleri doldu: Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 kuruşluk bahşiş duruyordu.. Verilenin değeri miktarında değil, elinizdekinin ne kadarını verdiğinizdedir. ***
Dördüncü Hikâye
Eski zamanlarda bir kral, kaleye gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurdu. Kendisi de -tedbili kıyafet- burca çıkıp, bakalım neler olacak diye gözlemeye başladı. O gün akşama kadar zengin tüccarlardan, kervancılardan, saray görevlilerinden, en sıradan insanlara kadar onlarca kişi yoldan geçti. Kayanın
yanına gelince etrafından dolaşıp saraya giriyorlar, bir kısmı ise kralı yüksek sesle eleştiriyordu. "Halkından bu kadar vergi alıyor, ama kalenin giriş yolunu bile temiz tutamıyordu." Kral tam ümidi kesmişti ki pazara meyve-sebze getiren bir köylü kayanın yanında durdu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itti. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı... Kese altın doluydu. Bir de not vardı içinde... "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir." diyordu kral. İnsanlara, kamuya, hayvanlara ve bitkilere yaptığınız "karşılıksız" yardımların, bizi devamlı izleyen, karşılıkların Sahibinin yanında mutlaka "bir karşılığı" vardır. ***
Beşinci Hikâye
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Hayatta kalmak için tek şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip veremeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer kurtulacaksa veririm" dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu. Sonra gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu : "Hemen mi öleceğim?" Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu. Çocukları çok sevmemiz, onların doğuştan gelen saf iyiliklerinin henüz örselenmemiş olmasındandır. Bize düşen sadece içimizdeki çocuğu, karşılaştığımız türlü tatsız tecrübeye rağmen öldürmemektir. Anonim (Müge Kesici'ye teşekkürlerimle) 8월 17일 Video: Hot Dog :)Memleketimizde sosisli sandviçin, hamburgerin henüz lahmacunun, pidenin yanında yer bulmaya çalıştığı yıllara ait fıkradır:
Temel'le Dursun büyük bir gemiye tayfa yazılmışlardır.
Gemi New York'ta yük boşaltırken, iki kafadar - ilk defa geldikleri bu devasa şehri gezmeye çıkarlar.
Karınları acıktığında da kaptanın ceplerine koyduğu parayı çarçur etmek istemezler, aracının üzerinde "hot dog" yazan bir seyyar satıcıdan karınlarını doyurmaya karar verirler.
"Amman" der Temel, "pak pağayum şu reisin verdiğu lugate; domuz eti olmasun..." Dursun sözlüğü karıştırır: hot=sıcak, dog=köpek. Yüzleri buruşur. Ama bu "ecnebi" memleketinde köpek eti domuz etinden iyidir. Alırlar paketlerini, bir banka otururlar, ambalajı açarlar. Temel dikkatlice inceler elindeki sosisli sandviçi:
"Ula Tursun sana köpeğun neresi gelmiştur?" Ama eloğlu bizim Temel'le Dursun gibi kalender değil ki... :) Hot Dog :)
Videoyu izlemek için tıklayın:
8월 15일 Video: Neye Niyet, Neye KısmetKendi gözlerimizle gördüğümüzü sandığımız şeyler bile bir illüzyon olabilir.
Bir adım sonramız bizi bambaşka bir hayata sürükleyebilir. Gerçek olanhayata dair: bir nefes sonrasının neler getirebileceğine dair, bir şey bilmediğimizdir.
"Yâni"si, gelecek öngörülerimiz aslında sadece bir hayalden başka bir şey değildir. Bazen umduklarımızın, sandıklarımızın gerçekleşmesi ise duran bir saatin günde iki defa doğru zamanı göstermesi gibidir.
Her an gözlerimizden yeni bir bağ çözülür. Ve gördüklerimiz bizi az veya çok hep şaşırtır. Neye Niyet, Neye Kısmet
Videoyu izlemek için tıklayın:
8월 14일 Okula Gitmek İstemiyorum :)Anne: Hadi kalk oğlum, okula gitme zamanı...
Oğul : Okula gitmek istemiyorum anne.
Anne: Niyeymiş o bakim? Bana gitmemen için iki sebep göster. Oğul : Birincisi: bütün çocuklar benden nefret ediyor, ikincisi: bütün öğretmenler de benden nefret ediyor. Anne: Hadi bakim, mızmızlanma. Bunlar sudan mazeretler. Okula gitmek zorundasın yavrum. Oğul : Niyeymiş o? Bana gitmem için iki sebep göster. Anne: Birincisi: artık elli iki yaşındasın, ikincisi: sen o okulun müdürüsün. "I don' wanna go 2 school", Fun Crunch
One Early morning a mother went to her sleeping son and woke him up. MOM: "Wake up, son. It's time to go to school." SON: "But why, Mama? I don't want to go to school." MOM: "Give me two reasons why you don't want to go to school." SON: "One, all the children hate me. Two, all the teachers hate me." MOM: "Oh! that's not a reason. Come on, you have to go to school." SON: "Give me two good reasons WHY I *should* go to school?" MOM: "One, you are FIFTY-TWO years old. Two, you are the PRINCIPAL of the school." 8월 12일 Video: Çin İşi Japon İşi, Bunu Yapan Garip KişiVideoda göreceklerinizin mutlaka bir açıklaması vardır.
Öyle umuyorum. Çin İşi Japon İşi
İzlemek için tıklayın:
8월 10일 Dilenci :)Mahalleye yeni taşınmış adam, köşe başındaki emektar (!) dilencinin yanından geçerken, önündeki eski püskü karton kutusuna bir lira bıraktı.
Sonraki gün de öyle yaptı. Ve bu böyle artık her gün devam etti. Günler günleri, haftalar ayları kovaladı. Derken bir gün bu miktar 75 kuruşa düştü, ondan sonra da öyle devam etti. "N'apalım" dedi dilenci, "hiç yoktan iyidir." ,Ama bir yıl kadar sonra miktar bu sefer 50 kuruşa düşünce dayanamayıp sordu: "Neler oluyor kuzum? Önceleri günde bir lira veriyordunuz, sonra bunu 75 kuruşa indirdiniz, şimdi de 50 kuruşa. Sorun nedir?" Adam şaşkın, kekeledi:
"Özür dilerim, geçen sene büyük oğlum üniversiteye başlamıştı, bu yıl da büyük kızım. Masraflar artınca harcamalarımdan tasarruf etmek zorunda kaldım." Kısa bir sessizlik... - "Kaç çocuğunuz var?" - "Dört." Kısa bir sessizlik daha... - "İnşallah hepsini benim paramla okutmayı düşünmüyorsunuzdur." "Beggar of Today", Fun Crunch
A man walks past a beggar every day and gives him Rs.10 and that Continues for a year. Then suddenly the daily donation changes to Rs. 7.50 "Well," the beggar thinks, "it's still better than nothing." A year passes in this way until the man's daily donation suddenly becomes Rs. 5. "What's going on now?" the beggar asks his donor. "First you give me Rs. 10 every day, then Rs. 7,50 and now only Rs. 5. What's the problem?" "Well," the man says, "last year my eldest son went to university. It's very expensive, so I had to cut costs. This year my eldest daughter also went to university, so I had to cut my expenses even further." "And how many children do you have?" the beggar asks. "Four," the man replies. "Well," says the beggar, "I hope you don't plan to educate them all at my expense." 8월 7일 Video: Yaramaz Büyükanne :)Yaşlandığınızda eşinizle ilişkinizde arkadaşlık ön plana çıkar.
Öyleyse sohbet edebileceğiniz, beraber muzırlık yapabileceğiniz biriyle evlenin. Yaramaz Büyükanne :)
Videoyu izlemek için tıklayın:
|
|
|