Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ님의 프로필You're Definitely On The...사진블로그리스트기타 도구 도움말

블로그


    8월 27일

    "Niye?" Diye Sormayı İhmal Etmeyin

     
     
     
    Vergi müfettişi çiftliğin yanında arabasını durdurdu ve yanına gelen yaşlı amcaya "çiftliğinizi incelemek istiyorum" dedi.
    "İçeri girmeseniz iyi olur" dedi çiftçi.
    Müfettiş asabi bir sesle "Benim istediğim yere girme yetkim var. Bu kimliği görüyor musun?" dedi, cebinden bir kimlik çıkarıp, çiftçinin yüzüne uzattı. "Bu kart istediğim her yere girebileceğimi söylüyor ve ben de çiftliğinize gireceğim."
    Amca omzunu silkti ve müfettişi bırakıp çiftlik işlerine geri döndü.
    Beş dakika sonra duyduğu bağırtılara başını çevirip baktı ki:
    Müfettiş çığlık ata ata, topukları da arkasına değe değe çitlere doğru koşuyordu.
    Hemen arkasında da ödüllü boğası Tosun.
    Tosun kovanına çomak sokulmuş arılardan daha sinirliydi ve her an müfettişe daha çok yaklaşıyordu. Seslendi:
    "Kartını göster, kartını göster!"

     

    TERCÜMEDİR

     

     


    8월 26일

    "Sana Ayak Bağı Oluyorum, İstersen Biraz Uzaklaşayım"

     
     
     
     

    Bu sözü kim söylemiş olabilir size göre:

    "Sana ayak bağı oluyorum, istersen biraz uzaklaşayım."

    Evet, bildiniz. Hayrünnisa Gül, Cumhurbaşkanı adayı olan eşine söylemiş.

    Artık herkes açıkça yazıyor:

    İş anlaşıldı, asıl problem Hayrünnisa Hanımın başörtülü oluşu...

    Çünkü Abdullah Gül'ün kendisi ile ilgili iddiaların üstü teker teker çiziliyor.
    Ortada Başbakanlık var, Başbakan Yardımcılığı var, Dışişleri Bakanlığı var,
    Milli Güvenlik kurulu üyeliği var, bütün bu görevler sebebiyle elde edilmiş
    bir güven ve saygınlık var. Aday olduktan sonra kamuoyu önünde verdiği
    teminat var. Neyini sorgulayacaksınız?

    Evet, diller çözüldü ve asıl itiraz ortaya döküldü:

    - Eşinizin başörtüsü...

    Sorun bu:

    - Hayrünnisa Gül ne olacak?

    İşte bir gerekçe öne sürüyor:

     
    - Cumhurbaşkanı olacak olan benim, eşim değil.

    Bir gerekçe daha:

    - Eşimin kişisel tercihidir. Bir insan hakkıdır. Saygılı olmak lazım.

    Yooo! bunlar tatmin etmiyor.

    - Hayrünnisa hanımın başörtüsü ne olacak?

    Soru, başkomutan eşi, resepsiyonlar, kabul resimleri, askerlerin tavrı
    vs ile devam edip gidiyor. Her platformda Abdullah Gül'ün önüne
    aynı soru.

    Acaba böyle bir tazyikin evdeki yansıması nedir?

    Ne hisseder eşler, çocuklar, babaları böyle bir kuşatmaya maruz kalınca?

    İşte orada söylemiş Hayrünnisa hanım o sözleri:

    -Sana ayak bağı oluyorum. İstersen biraz uzaklaşayım.

    Bir çocuk kitabı yazarı dostumun kitabı vardı, ismi şöyleydi:

    - Nereye kaçar kelebekler yağmur yağınca?

    Bu soruya yansıyan kuşatılmışlık hissi içimi acıtmıştı.

    Sonra, bir orman yangınında kaplumbağanın kuşatılmışlığına dair bir yazı
    okudum. Ardından alevler koşuyor ve o kaçmaya çalışıyor? Nereye kaçacak?

    Ben, başörtülü genç kızların böyle bir kuşatılmışlık yaşadığını düşündüm
    hep.

    Ve Hayrünnisa hanım, o sözü ilk söyleyen insan değil.

    -Sana yak bağı oluyorum, istersen biraz uzaklaşayım.

    Nereye uzaklaşır bir anne?

    Eşinden nasıl uzaklaşır, çocuklarını ne yapar? Yoksa çocuklar da mı
    uzaklaşmalı babalarından?

    Hayrünnisa hanım o sözü ilk söyleyen değildi, dedim.

    Eşiniz sizin başörtünüz yüzünden terfi edemiyorsa...

    Eşiniz sizin başörtünüz yüzünden yargı yolu kapalı bir ihraca maruz
    kalacaksa...

    Eşiniz, sizin başörtünüz yüzünden fişleniyor, görevden alınma riski
    taşıyorsa...

    Ne yaparsınız?

    - İstersen boşanalım, diyenler oldu.

    - Lojmanlarda kalmamayı çare gibi görenler oldu.

    - Başımı açsam fişlenmekten kurtulur muyuz? diye düşünenler oldu...

    - Bir süre ayrı yaşasak? diyenler oldu.

    - Peruk taksam razı olurlar mı acaba? diye düşünenler oldu.

    Boşananlar oldu... Başlarını açanlar oldu... Peruk takanlar oldu...Ve o
    derin baskı içinde ruhi dengelerini kaybedenler oldu... Saçları bir gecede
    bembeyaz olanlar oldu.

    Hepsinde müthiş bir kaçış duygusu vardı bunların... Hepsinde bir işkence
    ortamı...

    Bu ülkenin kadınlarına çok ağır bir bedel ödettik şu geçen on yıl içinde...

    Utanç verici bir durumdur bu.

    Şimdi bir gazete, yeni seçilen milletvekillerinin başörtülü eşlerini
    fişliyor ve bunu liste halinde yayınlıyor. Sanki bir sabıka listesi
    yayınlıyor. O milletvekillerinden birisinin "Benim eşim başörtülü değil"
    diye açıklama yapma ihtiyacı hissetmesi, aslında yaşanan kuşatılma
    duygusunun çok açık bir ifadesi...

    Utanç verici bir durumdur bu, diyorum yeniden.

    Bir cumhurbaşkanı adayına, eşinin başörtüsü sorununu nasıl halledeceği
    soruluyor.

    O Cumhurbaşkanı adayının, Cumhurbaşkanı olarak Türkiye'ye yapacağı hizmet,
    katkı, neredeyse hiç kimsenin umurunda değil.

    Tıpkı daha önce, başörtülü genç kızların eğitimlerinin Türkiye'ye katkısını
    hiç kimsenin umursamaması gibi...

    Ne oldu bize?

    Bu yasağı niye koyduk biz?

    Bu yasağın Türkiye'ye bedeli nedir?

    Bu yasak bir toplumsal sancı halinde neden devam eder?

    Millet, eşi başörtülü 250 milletvekilini seçmiş göndermiş. Demek halkta
    bir yasak şablonu yok. Ne yapacaksınız bu milleti?
     
    Milletin neresine düşer başörtüsü yasakçıları?
     

    Bu sorular anlamsız mı?

     
    --
    YAZAR AHMET TAŞGETİREN'DEN  ÖZET ALINTIDIR

    8월 22일

    Nikah Töreni Kazası

     
     
     
    Aşağıda linkini verdiğim videoda gelinimizin utanması içimizi acıtıyor. Onu o haliyle seven damadımız ise koltuklarımızı kabartıyor. İkisine de içimizde bir sıcaklık hissediyoruz. Evlilik işte böyle birşey. Geçenlerde de bir televizyon haberinde, kırk yıllık yatalak eşine ve zihinsel özürlü tek çocuklarına bakan bir emekli öğretmenimizi tanıdık. "Ben Rabbime dua ediyorum: onlara uzun ömürler versin; hep bakarım ikisine de. Çünkü hanımımı da oğlumu da çok seviyorum." diyordu.
     
     
     http://www.funzu.com/index.php?option=com_content&task=view&id=2468&Itemid=31
     
     
     
    8월 19일

    İnanıyorum

     
     
     
    İnanıyorum ki gerçek aşk vardır ve en başından beri orada bir yerdedir.
     
    İnanıyorum ki insanlara yeniden şans verilmeli, yine şans verilmelidir.
     
    İnanıyorum ki en güzeli, insanlara hep eşit muamele etmektir. Çünkü içlerini asla bilemeyiz.
     
    İnanıyorum ki iyi şeyler hep, yaptıkları işe gönlünü verenlerin başına gelir.
     
    İnanıyorum ki susuşlar en yalın, en yalansız konuşmalardır.
     
    İnanıyorum ki temiz bir kâlp en doğru yol göstericidir.
     
    İnanıyorum ki biz Allah'a yardım edersek, O bizi asla insanların yardımına muhtaç etmez.
     
    İnanıyorum ki dinlemeyi bilen yetişkinlere, çocuklar çok şey öğretir.
     
    İnanıyorum ki şakalar, fıkralar, karikatürler insanların makul olmalarına çok yardımcı olur.
     
    İnanıyorum ki hayattan zevk almamızın biricik yolu, yaparken de yaptıktan sonra da zevk aldığımız şeyleri iş edinmekten geçer.
     
    İnanıyorum ki sevmek ve sevilmek, birbirinden bağımsız ve tamamen farklı iki şeydir.
     
    İnanıyorum ki hiçbir şeyin en iyisi henüz yapılmamıştır ve onu bizim yapma ihtimalimiz her zaman vardır.
     
    İnanıyorum ki verdiğimiz söz, artık boynumuzun borcudur. Ve en öncelikli borcudur.
     
    İnanıyorum ki çocuklarımıza bol masal anlatmalıyız. Masal kahramanları onlara hayat boyu yol gösterecek en sevimli yıldızlardır.
     
     
    DERLEMEDİR
     
     
     
     
     
    8월 16일

    Affetmek mi? Asla!

     
     
     
     
     
    Öğretmen, "çocuklar, önümüzdeki hafta hayat deneyi yapacağız" dedi
    ve pazartesi günü birer plastik torba ve birer kilo patates getirmelerini istedi.
    Pazartesi sabahı sıralarının üzerinde patatesler, kendisine meraklı gözlerle
    bakan öğrencilerine yapmaları gerekeni söyledi:
    "Şimdi, bugüne kadar affedemediğiniz her kişi için bir patates alıp
    üzerine onun adını yazın ve torbanızın içine koyun."
    Bazı öğrenciler torbalarına ikişer-üçer patates koyarken,
    bazılarınınki sekizi-onu buldu.
     
    Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?"
    der gibi bakan öğrencilerine deneyin işleyişini anlattı:
    "Bu hafta boyunca okulda, sokakta, evde, nereye giderseniz gidin,
    bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız.
    Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın
    üstünde, hep yanınızda olacaklar."

    Bir hafta geçti, ertesi Pazartesi hocaları sınıfa girer girmez, denileni
    yapmış olan öğrenciler hep bir ağızdan şikayete başladılar:
    "Hocam, yaktınız bizi ya!" "Canımız çıktı bir hafta boyunca."
    "Koku da cabası!" "Valla, hem sıkıldık, hem yorulduk"
    Öğretmen gülümsedi:
    "Öyle mi? O zaman, artık affettiğiniz kişilerin adının yazılı olduğu
    patatesleri çöpe atabilirsiniz."
    Bir dakika sonra öğrencilerin elinde ne torba, ne patates kalmıştı.
     
    Affetmemeyi karşımızdakini cezalandırmak olarak algılıyoruz,
    ama aslında kendi ruhumuza ağır ve nahoş yükler taşıtmıyor muyuz?
     
    ALINTIDIR
     

     
    8월 15일

    İdeal Koca

     

     

     

    Tenis kulübünün duşunda birkaç adam sandalyelere oturmuş, duş sırasını beklemektedir. Sandalyelerden birinin üzerindeki bir cep telefonu uzun uzun çalar. Yan sandalyedeki adam açar:

    — Alo

    — Merhaba canım, benim. Kulüpte misin?

    — Evet

    — İyi. Ben çarşıdayım. Çok güzel bir deri ceket gördüm. Harika bir şey… Alabilir miyim diye soracaktım…

    — Kaç para?

    — Biraz pahalı ama harika bir şey: 2,000 YTL

    — İki bin lira bir deri ceket için fazla ama, madem beğendin, al bari.

    — Sağol canım benim. Ha, bir de mağazaya girmeden bir oto galeride çok şirin bir araba gördüm. Minnacık. Görsen bayılırsın. Tam bir şehir arabası. Biliyorsun senin koca mersedesin bana zor geliyor. Satıcıyla konuştum, çok da az benzin yakıyormuş. Ne dersin bi tanem?

    — Fiyatı da minnacık mı o minnacık arabanın?

    — Sadece 25,000 YTL imiş canım yaa...

    — Hmm! 25 bin liraya araba... Fiyatına airbag, klima, merkezi kilit, elektrikli cam, abs dahilse tamamdır.

    — Harikasın bitanem yaa…

    — Ha kapatmadan, hani şu geçen dergide gördüğüm yazlık vardı ya, sen 300,000 çok o ev için demiştin. Evi satan firmaya da şöyle bir uğradım, evin arka bahçesi çok genişmiş ve bir de minik, şirin bir havuzu varmış, yaa! Gösterdiler hep fotoğraflarını.

    — Ama yine de 300,000 çok bir yazlık için.

    — Onu da konuştum, bize indirim yaptılar, peşin ve nakit verirsek 275,000'e olabilir diyorlar. Bankadaki hesabımızda da 300,000 birikmiş. Eve de, arabaya da yetiyor, ceketi de kredi kartıyla alırım. Ne dersin?

    — İyi, gerçekten 275,000'e ineceklerse olur, onu da al.

    — Tamam, kocaların en tatlısı… Akşam görüşürüz canım. Seni seviyorum.

    — Ben de… Görüşürüz.

     

    Soyunma odasındaki herkes hayretle, telefon konuşmasını dinledikleri ideal kocaya bakmaktadır. Adam telefonu kaldırır, sallayarak sorar:

    — Hey, bu telefon kimin, bilen var mı?"

     

    --
    ALINTIDIR
     
     
     

     
    8월 13일

    Kanada'ya Taşınan Mersinli

     

    Sevgili Günlük

    12 Ağustos
    Kanada'daki yeni evime taşındım. Çok heyecanlıyım. Burası çok
    güzel. Dağların manzarası muhteşem. Onların karlarla kaplı halini
    görebilmek için sabrımı zorluyorum.

    14 Ekim
    Kanada dünyanın en güzel yeri. Yapraklar kırmızı ve turuncunun tonlarına
    dönmeye başladı. Bir atla kir gezintisi yaptım ve bir kaç geyik gördüm. Çok güzeldiler. Muhtemelen yeryüzündeki en harika hayvanlar. Burası cennet olmalı. Burayı çok seviyorum

    11 Kasım
    Geyik avlama sezonu kısa bir süre sonra başlıyor. Böyle harika hayvanları
    öldürmeyi nasıl olurda isterler anlamıyorum. Umarım yakında kar yağışı
    baslar. Burayı seviyorum.

    2 Aralık
    Dün gece kar yağdı. Her yerin beyaz bir örtü ile kaplanışını seyretmek için
    gece kalktım. Tıpkı kartpostal gibi. Dışarı çıktık merdivenlerdeki ve garajın
    önündeki karları kürekle temizledik. Kartopu oynadık(ben kazandım). Kar
    temizleme makinesi (belediye'nin)gelince, garajın önündeki karları tekrar
    temizlemek zorunda kaldık. Harika bir yer. Kanada’yı seviyorum.

    12 Aralık
    Dün gece biraz daha kar yağdı. Kar temizleme makinesi ile garajın önündeki
    karları tekrar temizledik. Burayı seviyorum.

    19 Aralık
    Dün gece biraz daha kar yağdı. İşe gitmek için garajdan çıkamadım. Burası çok
    güzel bir yer fakat kürekle kar temizlemekten yoruldum. Kar temizleme
    makinesine Lanet olsun!

    22 Aralık.
    Bu beyaz pislikten dün gece biraz daha yağdı. Kürekle kar atmaktan ellerim su
    topladı ve belim ağrımaya başladı. Kar temizleme makinesinin ben garajın
    önün kürekle temizleyene kadar yolun kösesinde gizlendiğini düşünüyorum.
    ********...

    25 Aralık 
    Tükürdüğümün yılbaşısı. Yine yağdı. Eğer kar temizleme makinesini kullanan hıyarı
    bir elime geçirirsem yemin ederim gebertecem. Yollardaki lanet
    buzları eritmek için neden daha fazla tuz kullanmadığını anlamıyorum.

    27 Aralık
    Allahın belası dün gece yine yağdı. Kar temizleme makinesinin en son
    gelişinden beri 3 gündür karları kürekle atamadığım için eve
    hapsoldum. Hiçbir yere gidemiyorum. Hava durumunu sunan spiker bu gece 25 santim daha yağacağını
    söyledi. 25cm karin kaç kürek edeceğini biliyor musun?

    28 Aralık
    Kus beyinli spiker yanılmış.80 cm daha yağdı. Bu gidişle karlar yazdan önce
    erimez. Kar temizleme aracı kara saplandı ve hıyar oğlu hıyar sürücü benden
    küreğimi ödünç istedi. Karları temizlerken tam altı kürek kırdığımı ve
    sonuncusunu da onun kalın kafasında kırmaktan zevk duyacağımı söyledim.

    4 Ocak
    Nihayet evden çıkabildim. Markete gittim ve yiyecek aldım. Dönüşte lanet
    geyiğin biri arabamın önüne atladı. Arabamda yaklaşık 3000 dolarlık hasar
    var. Bu hayvanların hepsini gebertmek lazım. Lanet yaratıklar her yerde
    varlar. Umarım avcılar hepsinin kökünü kurutur.

    3 Mayıs
    Arabayı şehirde bir tamirciye götürdüm. Yollara dökülen bas belası tuzlar
    yüzünden arabamın kaportası çürümüş.

    10 Mayıs
    Türkiye’ye kesin dönüş yaptım ve Mersin'e bir daha ayrılmamak üzere yerleştim.

     

     


     

    8월 12일

    Her Ne İsen En Iyisi Sen Ol

     
     
    Dağ tepesinde bir çam olamazsan
    Vâdide bir çalı ol,

    Fakat oradaki en iyi küçük çalı sen olmalısın.

    Çalı olamazsan bir ot parçası ol,
    Bir yola neşe ver.

    Bir misk çiçeği olamazsan bir saz ol,
    Fakat gölün içindeki en canlı saz sen olmalısın.

    Hepimiz kaptan olamayız, tayfa olmağa mecburuz.
    Dünyada hepimiz için birer şey var,
    Yapılacak büyük işler, küçük işler var.
    Yapacağınız iş, size en yakın olan iştir.

    Cadde alamazsan patika ol,
    Güneş olamazsan yıldız ol;

    Kazanmak ya da kaybetmek ölçü ile değildir.
    Sen her neysen, onun en iyisi olmalısın!

    Douglas Malloch

     

     


     

    Kıl Beni Ey Namaz

     
     
     
    Kıl beni ey namaz!
    Çöllerden topla hücrelerimi.

    Rahmetinin vahasında ağırla bu yitik kalbi.

    Kıl beni ey namaz!
    Secdede ruhumu yeniden fısılda bana.
    Şahdamarı yakınlığından emzir bu puslu bedeni.

    Kıl beni ey namaz!
    Küçülsün dağlar.
    Denizler taşsın.
    Dağılsın kalabalıklar.
    Rüku rüku doğrult eğriliklerimi.

    Kıl beni ey namaz!
    Topla sevdalarımı kırık aynaların çatlaklarından.
    Ömrüme ilikle sevinçlerimi.
    Firuze düşler düşür alnımın şafağına.

    Kıl beni ey namaz!
    Tenim İbrahim gibi ateşe düşmüşken,
    Uzak tut nefsimin Nemrut'undan beni,
    Gül kokulu serinlikler yağdır yüreğime.

    Göz nurum ey!
    Canım namaz!
    Ömrüm namaz!
    Secdene al beni de.
    Gül değdir gönlüme.
    Aşkına yaz beni de, yârim namaz.

    Kıl beni ey namaz!
    Günahın, isyanın, nisyanın kuytusunda büyüttüğüm
    Pişmanlığımın yüzünü yerden kaldır.
    Utandırma beni.
    Al karanlıklarımı,
    Gözbebeğinde yıka.

    Kıl beni ey namaz!
    İnsan kıl beni.
    Doğru kıl.
    Duru kıl.
    Diri kıl.

     
    (ALINTIDIR) 

     

     


    8월 8일

    Fırtına Çıktığında Uyuyabilirim

     
     
     
     
    Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu. Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vaz geçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur diyorlardı.
     
     
    Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp "çiftlik işlerinden anlar mısın?" diye sormadan edemedi çiflik sahibi. "Sayılır" dedi adam, "fırtına çıktığında uyuyabilirim". Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çaresiz adamı işe aldı. Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar:
     
     
    Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: "Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Herşeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım." Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: "Boşverin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim ya." Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.
     
     
    Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı:  "Fırtına çıktığında uyuyabilirim"
     
     
    Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir) hazırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca.
     
     
    TERCÜMEDİR
     
     
     
     
    Sevgiyle kalın 

    Şahit Seçerken Dikkat Edin :)

     
     
     
     
    Küçük bir kasabanın mahkeme salonunda savcı, oldukça yaşlı bir büyük anneyi şahit kürsüsüne çağırır ve sorar:
     
     
    - Beni tanıyor musunuz bayan Jones?
     
     
    - Niye? Elbette seni tanıyorum William. Hem de ta gençliğinden beri. Açıkçası benim için büyük hayal kırıklığısın. Yalan söylersin, karını aldatırsın, insanların aklını karıştırırsın, arkalarından konuşursun. Kendini bir halt sanıyorsun ama beş para etmezsin.
     
     
    Savcı hiç beklemediği bu cevaptan afallar. Ne soracağını bile unutur, gözlerini boşlukta dolaştırır, avukatla göz göze gelir, zaman kazanmak için sorar:
     
     
    - Pekala bayan Jones, savunma avukatını tanıyor musunuz?
     
     
    - Bradley mi? Elbette onu da sümüklü olduğu zamanlardan beri tanıyorum. Tembel, bağnaz, alkoliğin teki. Kimseyle doğru dürüst bir ilişki kuramaz ve kasabamızın gördüğü en berbat avukat. Zavallı karısını da aldatıp durur. Karını ondan uzak tut.
     
     
    Savunma avukatı yerin dibine geçmiştir. Ortalık sessizliğe bürünür.
     
     
    Hakim savcıyla avukatı yanına çağırır, gözlüklerinin üzerinden ikisine de bakar, sesini alçaltır ve tane tane konuşur:
     
     
    - Kulaklarınızı iyi açın çakallar! Eğer biriniz kadına beni tanıyıp tanımadığını soracak olursa, onu doğruca elektrikli sandalyeye gönderirim.
     
     
    TERCÜMEDİR
     
     
     
     
    8월 7일

    Daha Az Şansı Olanlara Dair Bir Hikaye

     

     

     

    Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel  eğitim veren bir okul için

    bağış toplama yemeğinde, çocuklardan  birisinin babası okulu ve kendini adamış

    öğretmenleri kutladıktan  sonra şöyle bir soru sordu:

     

    "Dışarıdaki etkenler tarafından  etkilenmedikçe her şey mükemmel bir şekil ve sırada

    yaratılıyor. Ama  yine de oğlum Shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi

    öğrenemiyor.  Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda

    doğal  olması gerekenler şeyler nerede?"

     

    Bu soru karşısında  dinleyiciler sessiz kaldılar.

     

    Baba devam etti: "Ben  inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve zekâ engelli Shay

     gibi bir çocuk  geldiğinde, diğer insanlar kendi doğalarını gösterme fırsatını

    buluyor. Bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde  kendini

    gösteriyor."

     

    Ve sonra özürlü oğluyla beraber yaşadıkları bir olayı anlatmaya başladı:

     

    Bir gün oğlumla parkta gezerken oğlumun tanıdığı birkaç çocuğun baseball

    oynadıklarını gördük. Shay sordu,  "Acaba oynamama izin verirler mi?"

     

    Çoğu çocuğun Shay  gibi bir çocuğun takımlarında oynamasını

    istemeyeceklerini ama ayni  zamanda eğer oğluma izin verirlerse, onun 

    çok ihtiyaç duyduğu,  "engellerine rağmen başkaları tarafından kabul

    edilmenin özgüveni ve  sahiplenme duygusunu" kazanacağını da biliyordum.

     

    Çocuklardan birinin yanına yaklaştım ve doğrusu fazla bir şey

    beklemeyerek  Shay'in oynayıp oynayamayacağını sordum. Çocuk şöyle

    danışabileceği  birilerine baktı ve sonra "Şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun

    sekizinci turunda. Herhalde takıma girebilir ben de onu dokuzuncu  turda

    vurucu olarak sokmaya çalışırım" dedi.

     

    Shay  büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde kocaman  bir

    gülümseme ile takım tişörtünü giydi. Bense gözlerimde yaş, kalbim  sımsıcak

    duygularla dolu onu izledim. Çocuklar oğlunun kabul  edilmesinden dolayı

    benim mutluluğunu gördüler. Sekizinci turun  sonunda "Shay'in takımı"

    birkaç puan kazandı ama hâlâ 3 sayı gerideydi.

     

    Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi ve sağ açığa çıktı.

    Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda  olmaktan son derece

    mutluydu ve ona tribünlerden el  salladığımı gördüğünde yüzünde kocaman bir

    gülümseme vardı.

     

    O turun sonunda Shay'in takımı yine puan kazan di. Şimdi  bütün

    kaleler doluydu, takımın oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa  vurma sırası

    Shay'e gelmişti.

     

    Bu noktada kaybetme riskini göze alıp, Shay'in  vurucu olmasına izin verecekler

    miydi?  Evet, hiç tereddüt etmeden Shay'e sopayı vermişlerdi. Herkes onun topa

    isabet  ettirme şansının sıfır olduğunu biliyordu. Çünkü bırakın  topa

    vurmayı, Shay sopayı elinde tutmasını  bile bilmiyordu ki...

     

    Ama Shay sahaya çıktığında diğer takımın top atıcısı, Shay'in takiminin,

    kazanma şanslarını bir kenara bırakarak Shay'e bu fırsatı  tanıdıklarını görünce,

    birkaç adim öne gitti ve yumuşak bir şekilde  topu Shay'e doğru fırlattı. İlk topa Shay

    zorlukla sopayı savurdu  ama ıskaladı. Atıcı birkaç adım daha öne doğru

    geldi ve topu yine  yumuşak bir şekilde Shay'e doğru attı. Shay sopayı

    savurdu ve top hafifçe  Shey'in sopasına çarparak atıcının ayaklarının dibine düştü.

     

    Oyun şimdi  bitecekti: Atıcı topu ayaklarının dibinden alıp ilk kaledeki adamına

    kolaylıkla  atacak ve Shay'i sobeleyerek oyunu bitirecek, Shey'in takımı yenilecekti. 

     

    Ama  atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamı yerine onun başının üzerinden takım

    arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı.

     

    Tribünlerdeki  herkes ve iki takım da bağırmaya başladılar, "Shay, ilk

    kaleye koş,  ilk kaleye koş!"

     

    Shay hayatında hiç bu kadar uzağa koşmamıştı ama ilk

    kaleye gidebildi. Şaşkınlıktan büyümüş gözleriyle yere  çöktü.

     

    Herkes bağırmaya devam etti, "İkinci kaleye koş,  ikinci kaleye koş" Nefes

    nefese Shay zorlukla ikinci kaleye  koşabildi. Shay ikinci kaleye geldiği

    sırada açık sahada diğer  takımdan biri topu almıştı... Takimin en küçüğü

    olan bu çocuk  kahraman olma şansını elinde tutuyordu. Topu ikinci kaledeki

    adamına  atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı

    olarak topu o kaledeki arkadaşının başının üzerinden uzağa attı.

     

    Herkes bağırıyordu, "Shay, Shay, Shay, bütün yolu  koş Shay"

     

    Karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü  kaleye doğru döndürmesiyle

    Shay üçüncü kaleye doğru koşmaya başladı.

     

    Shay üçüncüye gelirken diğer  takımdaki çocuklar ve seyirciler ayağa

    kalkmışlardı ve  bağırıyorlardı, "Shay, hepsini koş! Hepsini koş!" Shay

    hepsini koştu  ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman olarak herkes

    tarafından  alkışlandı.

     

    "O gün", dedi babası, gözlerinden yaşlar  aşağıya doğru süzülerek,

    "iki takımdaki çocuklar da dünyaya bir parça  sevgi ve insanlık getirmeyi

    başardılar".

     

    Shay bir  sonraki yaza yetişemedi. O kış öldü. Bir kahraman olduğunu  ve

    babasını mutlu ettiğini, ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları  içinde

    onu kucakladığını asla  unutmadı.

     

     

    TERCÜMEDİR

     

     

     

    8월 6일

    İlham Veren Fikirler

     
     
     
    - Öfke, dilin beyinden hızlı çalıştığı tek durumdur.
     
     
    - Geçmişi değiştiremeyiz. Ama gelecek hakkında endişelenerek yaşadığımız günü berbat edebiliriz.
     
     
    - Sev. Sevileceksin.
     
     
    - Allah, tercihi Kendisine bırakanlara en iyisini verir.
     
     
    - Bütün insanlar aynı dilde gülümser.
     
     
    - Herkesin sevilmeye ihtiyacı vardır. Bilhassa hak etmeyenlerin.
     
     
    - Bir insanın serveti, ebediyete ne kadar harcadığıyla ölçülür.
     
     
    - Gülümseme Allah'ın nurunun yansımasıdır.
     
     
    - Herkesin bir güzelliği vardır. Ama herkes onu göremez.
     
     
    - Ebeveynler, ancak çocuklarına öğrettiği şekilde yaşarlarsa öğretebilmiş olurlar.
     
     
    - Elindekiler için Allah'a şükret. Elde etmek istediklerin için de yine O'na güven.
     
     
    - Kalbini dünün üzüntüleri, yarının endişeleri ile doldurursan, şükredeceğin bugünün olmaz.
     
     
    - Bugün alacağın karar, bugün değil, yarın etkili olacaktır.
     
     
    - Gülmeye de vakit ayır. Gülmek ruhun müziğidir.
     
     
    - Sevgi, karşıtlıklara rağmen birlikteliğe devam etmekle güçlenir.
     
     
    - Keskin balta kemiği kırar. Tıpkı keskin kelimenin kalbi kırdığı gibi.
     
     
    - Bir zorluğun üstesinden gelmenin sadece bir yolu vardır: onun üzerine gitmek.
     
     
    - Başımıza gelenleri itirazsız kabul ediyorsak, işte bu şükürdür.
     
     
    - Sevgi, ne kadar çok kişiye bölersek bölelim, azalmayan tek şeydir.
     
     
    - Mutluluk henüz sahip olmadığın diğer şeylerle artar, ama onlara ihtiyacı yoktur.
     
     
    - Birine kızgınlıkla geçirdiğin her saat, bir daha ele geçiremeyeğin 60 mutlu dakikadır.
     
     
    - Nerede ve kime denk gelirse, ne şekilde yapabiliyorsan, yardım et.
     
     
     
    ALINTIDIR
     
     
     
     
     
    8월 3일

    İnanç, Güven, Ümit

     
     
     
    Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün köy ahalisi toplandı. İçlerinden birinde şemsiye vardı.
    Bu inançtır.
     
     
     
    Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babası onu tutacaktır.
    Bu güvendir.
     
     
     
    Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair teminatımız yoktur. Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.
    Bu ümittir.
     
     
     
    İnancınızı, güveninizi, ümidinizi hiç kaybetmemeniz dileğiyle.
     
     
     
    TERCÜMEDİR
     
     
     
     
    8월 2일

    Bakmadığımı Sanıyordun

     
     
     

    Bakmadığımı sanıyordun ama

    Yaptığım ilk resmi buzdolabının kapısına astın

    Ve ben hemen yeni birini yapmak istedim.

     

     

     

    Bakmadığımı sanıyordun ama

    Bir sokak kedisini beslediğini gördüm

    Ve hayvanlara iyi davranmanın güzel bir şey olduğunu öğrendim.

     

     

     

    Bakmadığımı sanıyordun ama

    Gözlerinden gelen yaşları gördüm

    Ve bazen canımın yanabileceğini, ağlamanınsa iyi geleceğini anladım.

     

     

     

    Bakmadığımı sanıyordun ama

    En sevdiğim kurabiyelerden yaptığını gördüm

    Ve küçük şeylerin de özel olabileceğini fark ettim.

     

     

     

    Bakmadığımı sanıyordun ama

    Seni dua ederken işittim

    Ve her zaman derdimi dökebileceğim bir Rabbimin olduğunu, ona güvenebileceğimi öğrendim.

     

     

     

    Bakmadığımı sanıyordun ama

    Bana iyi geceler öpücüğü verdiğini hissettim

    Ve kendimi güvende ve seviliyor hissettim.

     

     

     

    Bakmadığımı sanıyordun ama

    Bir yemek hazırlayıp hasta olan komşumuza götürdüğünü gördüm

    Ve insanların birbirine sahip çıkması gerektiğini anladım.

     

     

     

    Bakmadığımı sanıyordun ama

    İnsanlara karşılıksız olarak zamanını ve paranı verdiğini gördüm

    Ve elinde bir şeyleri olanların, olmayanlarla paylaşması gerektiğini öğrendim.

     

     

     

    Bakmadığımı sanıyordun ama

    Evimizin ve içindekilerinin iyi olması için çaba sarf ettiğini gördüm

    Ve bize verilenlere iyi bakmamız gerektiğini anladım.

     

     

     

    Bakmadığımı sanıyordun ama

    Ben senden, bilmem gereken hayat derslerini öğreniyordum

    Ve büyüyünce nasıl iyi ve üretken bir insan olunacağını...

     

     

     

    Bakmadığımı sanıyordun ama

    Ben sana bakıyordum

    Ve bakmadığımı sandığın zamanlarda gördüklerim için sana teşekkür etmek istiyordum.

     

     

    TERCÜMEDİR