Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ님의 프로필You're Definitely On The...사진블로그리스트기타 도구 도움말

블로그


    7월 23일

    Video: Oceana - Ağla, Ağla

     

    Her şeyi geride bıraktığın
    Sığınacak bir yer bulamadığın
    Gecelerin olacak uzun

    İnancını kaybet üzere olduğunda
    İçinden geldiği gibi ağla, ağla, ağla
    Ama ümitlerinin ölmesine asla izin verme

    http://www.dailymotion.com/relevance/search/oceana+cry+cry/video/x8e0oz_oceana-cry-cry_music
      

    Oceana, sonradan yanlış yola sapan, uyuşturucuya alışan çocukluk arkadaşını anlatıyor

     

    7월 19일

    Microsoft-Avrupa Yeni Bir Başkan Arıyor :-)

     
     
    Bill Gates, boşalan Microsoft-Avrupa'nın başkanlık koltuğuna yeni bir isim bulmak üzere dev bir toplantı düzenler. Toplantıya 5,000 civarında aday katılır. Adaylardan biri de Temel'dir.
     
    Bill Gates toplantıya bizzat başkanlık etmektedir. Kısa bir açış konuşması yaptıktan sonra, JAVA programını iyi bir şekilde kullanmayı bilmeyenlere -geldikleri için teşekkür ederek- salondan ayrılabileceklerini söyler. 2,000 kişi homurdanarak salonu terk eder. Temel düşünür: "JAVA nedur da? Boşveer, pen kalayum."
     
    Onlar çıktıktan sonra Bill Gates 100 kişiden fazla insanı yönetme tecrübesi olmayanların da toplantıdan ayrılabileceklerini söyler. 2,000 kişi daha homurdanarak salonu terk ederken Temel düşünür: "Ula Temel, sen kendundan başka kimseyi idare etmedun. Lâkin otur yerune. Ne kaybedeceysun ki?"
     
    Bill Gates kalanların içinde İdari Bilimlerden mezun olmayanların da ayrılabileceğini söyler. 500 kişi daha salonu terk ederken Temel hâlâ oturmaktadır: "Liseyi zor bitirdum da. Pizum koyde üniversite vardu da biz mi okumaduk?"
     
    Bill Gates son kriterini de söyler: Hırvatça bilmeyenler de ayrılabileceklerdir. Geldikleri için teşekkür ederek, ayaklanan 498 adayı daha gönderirken Temel yerindedir. "Battu paluk yan gider. Otur da! Canını mu alacaklar?"
     
    Bill Gates salonda kalan iki kişiye gülümseyerek bakar: "Demek aynı zamanda hem JAVA'yı iyi bilen, hem İdari Bilimler mezunu, hem 100'den fazla insanı yönetme tecrübesi olan, hem de Hırvatça bilen sadece ikinizmişsiniz. Sizi tebrik ediyorum. Hemen işlemlerinize başlasınlar. Ama ben Amerika'ya uçmak zorundayım. Ayrılmadan önce sizi biraz dinlemek isterdim; aranızda biraz Hırvatça konuşur musunuz lütfen?"
     
    Temel gayet rahat bir şekilde yanındakine döner: "Haçan sen bu Hırvatça midur nedur, oni piley musun?"
     
    Yanındaki şaşkınlıkla Temel'e bakar:
     
    "Uy uşağum, sen de mu?"
     
     
     
     
     
    Microsoft Lookin for New Chairman, Funlok
    Bill Gates organized an enormous session to recruit a new Chairman for Microsoft Europe. 5000 candidates assembled in a large room. One candidate is Arun an Indian (Mumbai) guy.
    Bill Gates thanked all the candidates for coming and asking those who do not know JAVA program to leave. 2000 people leave the room. Arun says to himself, 'I do not know JAVA but I have nothing to lose if I stay. I'll give it a try'
    Bill Gates asked the candidates who never had experience of managing more than 100 people to leave.
    2000 people leave the room. Arun says to himself ' I never managed anybody by myself but I have nothing to lose if I stay. What can happen to me?' So he stays.
    Then Bill Gates asked candidates who do not have management diplomas to leave. 500 people leave the room. Arun says to himself, 'I left school at 15 but what have I got to lose?' So he stays in the room.
    Lastly, Bill Gates asked the candidates who do not speak Serbo - Croat to leave. 498 people leave the room. Arun says to himself, 'I do not speak one word of Serbo - Croat but what do I have to lose?' So he stays and finds himself with one other candidate.
    Everyone else has gone.
    Bill Gates joined them and said 'Apparently you are the only two candidates who speak Serbo - Croat, so I'd now like to hear you have a conversation together in that language.'
    Calmly, Arun turns to the other candidate and says 'Kaisa hai re tu'
    The other candidate answers 'Accha hai re'
    7월 15일

    Bir Ödev Hikâyesi

     
     
    Bu yaşanmış bir hikâyedir.
    Olayın kahramanının adı, kendi isteği üzerine gizli tutulmuştur.
     
     
     
    14, 12 ve 3 yaşlarında üç çocuk annesi bir kadınım.
     
    O yıl üniversiteyi bitirmek üzereydim.
    Sosyoloji öğretmenimiz, sahip olan herkese zarafet kazandıracak, ilham verici niteliklere sahip biriydi.
     
    Bize son verdiği son projenin adı "tebessüm"dü. Öğrencilerinden istediği şey, dışarıda tanımadığımız rastgele üç kişiye tebessüm etmemiz, tepkilerini raporumuza yazmamızdı.
     
    Ben zaten yapı olarak tanıdığım-tanımadığım herkese gülümseyerek bakan ve hattâ bazen merhaba bile diyen biri olduğum için bu ödev benim için çantada keklikti.
     
    Ödevin verildiği hafta sonuydu. Kocam ve en küçük çocuğumuzla -her pazar yaptığımız gibi- yakınlarımızdaki bir avm'ye gittik, haftalık alışverişimizi yaptıktan sonra bir fast-food salonuna girdik. Bilirsiniz; bu, bizim gibi pek çok ailenin haftalık eğlencesidir.
     
    Yiyeceklerimizi-içeceklerimizi almak üzere kuyruğa girdik ve beklemeye başladık. Sıra adım adım ilerlerken birden bir hareketlenme oldu. Önce arkamızdakiler, sonra önümüzdeki insanlar sıradan ayrılıp duvar kenarına yığıldılar. Baktım: kocam ve çocuğum da o tarafa gitmişlerdi. Sırada bir ben kalmıştım. İçimi korku kapladı. Onları neyin kaçırdığını görmek için başımı arkaya çevirirken sırtımın ürperdiğini hissediyordum.
     
    Daha başımı çevirirken çok fena bir kirli vücut kokusu aldım. Evet! Arkamda kirli-paslı, yırtık-pırtık üstleriyle, saçları sakallarına karışmış iki evsiz adam dikiliyordu.
     
    Onları görür görmez, bana daha yakın mesafede duran kısa boylu olanı ile göz göze geldim:
     
    Gülümsüyordu.
     
    O -gülümseyerek- hoşgörülü bir "kabûl" bekleyen çekingen elâ gözlerde birden sanki Allah'ı görmüştüm.
     
    Döndü, kasiyere "iyi günler" dedi ve elindeki bozuklukları saymaya başladı.
    O arada arkasında duran arkadaşı elleriyle oynuyordu. Zekâ özürlü olduğu aşikârdı. Belli ki arkadaşı ona göz-kulak oluyordu. İçim öyle acıdı ki...
     
    Kasadaki hanım, elindeki bozuklukları uzatan adama "ne istediğini" sordu.
    "İki kahve" dedi adam. Belli ki elindeki para ancak bu kadarına yetiyordu.
    Dışarıda hava soğuktu ve salonda oturup biraz ısınabilmek için birşeyler almak zorundaydılar.
     
    O an elâ gözlü küçük adama sarılmak için içimde kuvvetli bir arzu hissettim. Ve insanların sorgulayan bakışlarına aldırmadan ona sarıldım.
     
    Sonra kasadaki hanıma kendimiz için üç, ikisi için iki tabak siparişi verdim. Kendimizinkilerin olduğu tepsiyi kocama uzattım, onlarınkini alıp oturacakları masaya kadar eşlik ettim, tepsiyi masalarına bıraktım ve adamcağızın buz kesmiş elini tuttum.
     
    Oturduğu yerden başını kaldırdı. Gözleri dolmuştu. Yine de gülümsüyordu. Zor duyulur bir sesle "sağolun" diyebildi. Ellerini biraz daha sıktım, eğildim ve kulağına fısıldadım. "Bunları ben kendim yapmadım" dedim gözlerim dolarak, "Sana ümit vermek için Allah yaptırdı."
     
    Kocamın ve çocuğumun oturduğu masaya yürürken daha fazla kendimi tutamayıp ağlamaya başlamıştım. Eşim elimi tutup beni oturttu ve elleriyle göz yaşlarımı silerken bana şimdiye kadar hiç bakmadığı şekilde bakıyordu. Orada öyle el ele ne kadar oturduk hatırlamıyorum. Ama o günü, o iki adamı ve gülümseyen gözlerden içime akan Allah'ın sımsıcak sevgisini hiç unutamıyorum.
     
    Ertesi hafta projemi profesöre verdim. Okuduktan sonra başını kaldırdı, yüzümü biraz inceledikten sonra sordu: "projeni sınıfla paylaşabilir miyim?"
     
    Yavaşça başımı salladım.
     
    Sınıftakiler dolu gözlerle onu dinlerken ben düşüncelere dalmıştım:
     
    Hepimiz Rabbimizden bir nefes taşıyorduk. O, bazen aramızdan birine bu nefesi dolaysız hissettirdiğinde, hem olayı yaşayanın, hem şahit olanların, hem dinleyenlerin gözleri elinde olmadan, farkına varmadan doluveriyordu. Böylesi bir güzellik bu defa benim başıma gelmişti. Kimbilir başka kimler, nerelerde, başka ne güzellikler yaşıyordu ki, dünya -belki de- bu güzelliklerin hatırına dönmeye devam ediyordu.
     
     
     
     
    Breakfast, ExZone
    This is a good story and is true.
    I am a mother of three (ages 14, 12, 3) and have recently completed my college degree. The last class I had to take was Sociology.
    The teacher was absolutely inspiring with the qualities that I wish every human being had been graced with.
    Her last project of the term was called, 'Smile.'
    The class was asked to go out and smile at three people and document their reactions.
     
    I am a very friendly person and always smile at e veryone and say hello anyway. So, I thought this would be a piece of cake, literally.
    Soon after we were assigned the project, my husband, youngest son, and I went out to McDonald's one crisp March morning.
    It was just our way of sharing special playtime with our son.
    We were standing in line, waiting to be served, when all of a sudden everyone around us began to back away, and then even my husband did.
     
    I did not move an inch... An overwhelming feeling of panic welled up inside of me as I turned to see why they had moved.
    As I turned around I smelled a horrible 'dirty body' smell, and there standing behind me were two poor homeless men.
    As I looked down at the short gentleman, close to me, he was 'smiling'. His beautiful sky blue eyes were full of God's Light as he searched for acceptance.
     
    He said, 'Good day' as he counted the few coins he had been clutching.
    The second man fumbled with his hands as he stood behind his friend. I realized the second man was mentally challenged and the blue-eyed gentleman was his salvation.
     
    I held my tears as I stood there with them. The young lady at the counter asked him what they wanted. He said, 'Coffee is all Miss' because that was all they could afford. (If they wanted to sit in the restaurant and warm up, they had to buy something. He just wanted to be warm).
     
    Then I really felt it - the compulsion was so great I almost reached out and embraced the little man with the blue eyes.
    That is when I noticed all eyes in the restaurant were set on me, judging my every action.
     
    I smiled and asked the young lady behind the counter to give me two more breakfast meals on a separate tray.
    I then walked around the corner to the table that the men had chosen as a resting spot. I put the tray on the table and laid my hand on the blue-eyed gentleman's cold hand.
    He looked up at me, with tears in his eyes, and said, 'Thank you.'
    I leaned over, began to pat his hand and said, 'I did not do this for you. God is here working through me to give you hope.'
     
    I started to cry as I walked away to join my husband and son. When I sat down my husband smiled at me and said, 'That is why God gave you to me, Honey, to give me hope.'
     
    We held hands for a moment and at that time, we knew that only because of the Grace that we had been given were we able to give.
    We are not church goers, but we are believers. That day showed me the pure Light of God's sweet love.
    I returned to college, on the last evening of class, with this story in hand.
    I turned in 'my project' and the instructor read it. Then she looked up at me and said, 'Can I share this?'
     
    I slowly nodded as she got the attention of the class. She began to read and that is when I knew that we as human beings and being part of God share this need to heal people and to be healed.
    In my own way I had touched the people at McDonald's, my son, instructor, and every soul that shared the classroom on the last night I spent as a college student.
    I graduated with one of the biggest lessons I would ever learn : Unconditional Acceptance :
    Much love and compassion is sent to each and every person who may read this and learn how to Love people and use things - not love things and use people.
    7월 9일

    Kamyonet Süren Köpecik Yolunu Kaybederse Ne Yapar? :-)

     

    Tabi ki yol sorar :-)

    YouTube - Dog Driving A Truck Needs Directions (HQ)
      
    7월 8일

    Basit Bir Ameliyat Olacak :-)

     
     
    Küçük bir kasaba hastanesiydi.
     
    Adam var gücüyle tekerlekli sandalyesini sürerek koridoru geçti ve hızla çıkış kapısından çıkmak üzereydi ki, iri kıyım bir hemşire önüne geçip onu durdurdu.
     
    "Nereye Mehmet bey? Siz birazdan ameliyata girmeyecek miydiniz?"
     
    Adam dehşetle açılmış gözleriyle cevap vermeye çalışırken, bir yandan da hemşireyi geçmeye çalışıyordu:
     
    "Hemşire 'basit bir ameliyat olacak, endişelenmeyin, çok güzel geçecek' dedi"
     
    İri kıyım hemşire, yeni bir hamleyle yanından geçmeye çalışan hastanın önünü yine keserek kaşlarını çattı:
     
    "İyi ya! Sizi rahatlatmaya çalışıyormuş. Bunda korkacak ne var?"
     
    "İyi de" dedi hasta, "benimle değil, ameliyatı yapacak doktorla konuşuyordu."
     
     
    http://groups.google.com.tr/group/bursaforum
     
    "Simple Operation", Funlok
    A man was wheeling himself frantically down the hall of the hospital in his wheelchair, just before his operation. A nurse stopped him and asked, "What's the matter?"
    He said, "I heard the nurse say, 'It's a very simple operation, don't worry, I'm sure it will be all right.'"
    "She was just trying to comfort you, what's so frightening about that?"
    "She wasn't talking to me. She was talking to the doctor!"
    7월 2일

    Dede-Torun Muhabbetleri :-)

     
     
    Dede-torun oturmuş sohbet ediyorlardı. Küçük kız sordu:
     
    "Seni Allah mı yaptı dede?"
     
    Dede 'yaptı' lafına genişçe gülümsedi:
     
    "Evet tatlım, beni Allah yaptı"
     
     Ufaklık kalktı annesinin masasındaki ufak aynayı alıp geldi:
     
    "Beni de mi Allah yaptı?"
     
    "Eveet" dedi dede, torununu gözleriyle severek.
     
    Küçük kız biraz daha baktı aynaya. Sonra döndü dedesinin yüzünü inceledi:
     
    "Biliyor musun dede, Allah gittikçe daha güzel yapıyor."
     
     
     
     
    Little Girl With Grandpa, Funny Jokes
    A grandfather and granddaughter were sitting and talking when the young girl asked, "Did God make you, Grandpa?"
    "Yes, God made me," the grandfather answered.
    A few minutes later, the little girl asked him, "Did God make me too?" "Yes, He did," the older man answered.
    For a few minutes, the little girl seemed to be studying her grandpa, as well as her own reflection in the mirror, while her grandfather wondered what was running through her mind.
    At last she spoke up. "You know, Grandpa," she said,
    "God's doing a lot better job lately."