Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ님의 프로필You're Definitely On The...사진블로그리스트기타 도구 도움말

블로그


    7월 17일

    Video: Dünya Ne Kadar Büyük?

     
     
    Avrupa'daki küçük ülkelerin birinden gelen bir misafirimle İstanbul'u -arabayla- doğudan batıya kat'ederken hayretini gizleyememiş, sadece gidiş istikametimizde değil, başını çevirdiği her istikamette göz alabildiğine uzanan bu devasa şehri hayretle izlerken "İstanbul ne kadar büyük!" sözleri dökülmüştü dudaklarından.
     
    Yine arabayla, memleketimizin görülecek birkaç yerine giderken, bu defa da ülkenin büyüklüğü gözlerini korkutmuştu: "Türkiye ne kadar büyük!" Öyle ya! Onun ülkesinde en uzak mesafeli yolculuk 3 saati bulmuyordu.
     
    Yıllar sonra Google Earth'de sanal Dünya turu yaparken, hayretle "dünya ne kadar büyük!" dediğimde o misafirimin şaşkınlığını hatırlayıp gülümsedim. Artık onun neler hissettiğini biliyordum: korku-saygı-hayranlık karışımı bir duygu...
     
    Gözümüzle gördüğümüz ne kadar büyükse, aslında ne kadar da küçük olduğumuzun farkına varıyor ve bu büyüklük karşısındaki küçüklüğümüzle eziliyorduk.
     
    Oysa ne arkadaşımın ne benim henüz görmediklerimiz vardı.
    Ve onlardan da öte, hiçbirimizin asla göremediği, bütün bu büyüklükleri bir Yaratan vardı.
    "Mesaj" filminde, bir kapsülün içinde bütün kâinatı seyrederken kendini tutamayıp ağlayan Dr. Ellie Arroway (Judy Foster) gibi ben de O'nun büyüklüğü karşısında içimi kaplayan bir hayranlık ve saygı ile eğiliyorum.
     
     
    Dünya Ne Kadar Büyük?
     
    Videoyu izlemek için tıklayın:
     
     
     
     
    7월 16일

    Video: Suya Mecburi İniş

     
     
    En son Denizli'de, ondan önce de Diyarbakır'da iki yolcu uçağı düştü.
    İkisinde de pilotlar asker kökenliydi. İkisinde de sebep malesef pilotaj hatasıydı. Yani lakaytlık.
    Ölen pilotlara ve öldürdükleri mürettebat ve yolculara Allah'tan rahmet diliyoruz.
    Ama âcil durumlarda bile uçağını -bir şekilde- yere emniyetle indirmeyi başaran pilotların da olduğunu görmek sevindirici. :)
     
     
    Suya Mecburi İniş :)
     
     
    Videoyu izlemek için tıklayın:
     
     
    7월 13일

    Mistik: Araba Atı ve Eşek

     
     
    Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler tellal iken, develer berber iken çiftliklerden bir çiftlikte iki araba atı varmış. Yıllardır aynı arabayı çeken bu iki at hiç geçinemezler, devamlı tartışır dururlarmış. Araba atlarının tartışması ne olabilir? Hızlı gidiyorsun-yavaş gidiyorsun, sağa çekiyorsun-sola çekiyorsun...
    Derken, bir gün atlardan birinin ömrü tamam olmuş, diğer at yapayalnız kalakalmış.
    Yalnız kalınca aklı da başına gelmiş: eski ortağını arar olmuş. Bütün yükün sırtına kalması bir tarafa, arkadaşsız kalması bir yana. Bir yandan tek başına arabayı çekerken bir yandan da "ne alemi vardı, güzel güzel arkadaşlık yapacağım yerde, gereksiz didişmelere bulaşmanın, fena hislerle boğulmanın, kırmanın, kırılmanın?" diye hayıflanmış durmuş.
     
    Gün geçmiş, devran dönmüş. Sahibi bizim atın yanına yeni bir at daha almış. Almış da, atımız bu sefer yeni atla didişmeye başlamış: hızlı gidiyorsun-yavaş gidiyorsun, sağa çekiyorsun-sola çekiyorsun... tıpkı eski günlerdeki gibi... tıpkı eski arkadaşı gibi...
    Neyse ki bunu fark etmesi uzun sürmemiş. Fark eder etmez de, ahırın en bilgesi eşeğin yanında soluğu almış.
    Eşek, atın hikâyesini sonuna kadar sessizce dinlemiş. Sonra konuşmuş: "hatanı fark etmen de bir erdemdir. Senin derdinin bir çaresi var. Var ama sen uygulayabilir misin, onu bilmem."
    "Amman" demiş bizim at, "varsa söyle, vallahi uygulayacağım, billahi uygulayacağım. Çünkü kendimden utanır oldum, kendi yüzüme bakamıyorum."
    "Peki" diye devam etmiş eşek, "Uygulayabilirsen hem mutlu olur, hem de mutlu edersin."
     
    Şunu düşün:
    Bundan seneler, seneler sonra ölmüş olacaksın.
    Bundan seneler, seneler sonra o arkadaşın da ölmüş olacak.
    Bundan seneler, seneler sonra sen ve şu çevrende gördüğün hiç  kimse artık hayatta olmayacak. Bizim yerimize yepyeni, bambaşka bir nesil hayat sürüyor olacak. Onlar da ölecekler, yerlerine yeni bir nesil gelecek.
    Bunu her gün hatırlayabilirsen, önceden içinde büyüttüğün olumsuzlukların -aslında- nasıl da incir çekirdeğini doldurmadığını fark edeceksin ve içindeki sevgi açığa çıkmaya fırsat bulacak."
     
    http://groups.google.com.tr/group/bursaforum
     
    The Cart Horse & Donkey, Sweet Awni
     
    Once upon a time there were two cart-horses. They worked together for many years, pulling the cart of a peasant. Over the years, they often argued with each other, complaining that the other was not keeping to its side, or was going just a little too quickly or just a little too slow.
    One day, one of the two horses suddenly died.
    The remaining horse was very upset about this.
    It realized that in all the time that they had worked together, it had not once told the other horse how much it valued its company and its faithful help in pulling the cart. Now the chance was gone forever.
    The horse also reflected on all the squabbles they had had. It suddenly understood that it need not have taken offence as easily as it had done, that it need not have borne as many grudges, that it could have been less arrogant, in short, it realized that it had wasted all the energy that had been available for friendship and kindness on unworthy and unnecessary thoughts and emotions.
    The horse was ashamed and resolved to lead a different life in future. Whoever its new partner was going to be, things were going to be different.
    But time passed, and the horse forgot. One day, it caught itself in exactly the same kind of behavior that it had sworn never to engage in again.
    The horse could not understand why it had returned to its old ways.
    That evening, in the stable, the horse decided to seek out the peasant's donkey, which had a reputation for wisdom among the animals.
    The donkey listened to the horse's story. Eventually, it replied. "It is good that you have noticed what has happened. If you truly want to change, this is possible; but it will, for a long time, cost you your peace of mind. Are you prepared to accept this?"
    The horse replied that it definitely did not want to return to its old ways. Anything was better than that.
    So the donkey continued, "There is one very simple, and at the same time very hard thing that you have to do. Remember every day that one day, perhaps today, perhaps many years from now, you will die.
    Remember every day that the horse next to you will die.
    Remember every day that every other creature you will see, will one day die.
    Remember that all animals alive today are part of a wave, which will soon break and be lost on the beach forever, to be followed by a new wave, and another, and another.
    No wave is permanent. The only thing that is permanent is the ocean."
    There were tears in the horse's eyes.
    The donkey continued, "Only if you remember death will you become strong-willed and alert enough not to postpone love. This is my advice to you, and in following it, perhaps one day you may come to know that which is deathless."
     
    7월 9일

    Online Basit Oyun: Meteor Yağmuru

     
     
    Kısa sürelerle farklı konulara odaklanmak zihni dinlendirir.
    Kürsörü meteorun üzerine getirin, vurmak için tıklayın.
    Dikkat edin: cephaneniz kısıtlı. Füzelerinizi, üzerinize düşme ihtimali olmayan meteorlarla heba etmeyin.
    Fazla oynamayın. :)
     
     
    Meteor Yağmuru
     
     
    Oynamak için tıklayın:
     
     
    7월 7일

    Mistik: İnci Kolye

     
     
    Ceyda boncuk gözlü, elma yanaklı, şakrak sesli 5 yaşında bir çocuktu.
    Bir gün annesiyle pazara gittiğinde 2.5 liralık plastik bir inci kolye gördü. Aman Allah'ım! O ne güzel bir kolyeydi öyle... "Bunu alabilir miyiz anne?" diye sordu. "Hmm, gerçekten güzel bir kolye. Ama oldukça da pahalı. Bak sana ne diyeceğim: bu kolyeyi sana alacağım, eve gidince de onu ödemek için ne işler yapabileceğinin bir listesini çıkaracağız. Ha, bir de babaannenin sana bayramda verdiği 1 lirayı da üzerine katarız. Tamam?"
     
    Ceyda kabul etti. Annesi kolyeyi aldı, bir hafta boyunca Ceyda görevlerini muntazaman yerine getirdi, üzerine de babaannesinin verdiği 1 lirayı kattı ve kolyenin parasını ödedi.
    Kolyeyi öyle seviyordu ki; evde, anaokulunda, annesiyle alışverişe çıktığında, hattâ uyurken bile üzerinden hiç çıkarmıyordu. Sadece banyoda çıkarıyordu onları. Annesi banyoda çıkarmazsa boynunu yeşile boyayacağını söylemişti.
     
    Ceyda'nın bir de, onu çok seven bir babası vardı. Her gece uyumadan önce yatağının yanına bir sandalye çeker ve ona masal okurdu. Bir gece masal bittikten sonra kitabı kapattı ve sordu: "Ceyda, beni seviyor musun?" "Evet babacığım, seni seviyorum" diye cevapladı Ceyda.
    "Bana inci kolyeni verir misin?"
    "İnci kolyemi mi? Haayııır! Onun yerine sana, bana doğum günümde aldığın pofuduğumu vereyim babacım. Bir de kahvaltı takımımı..."
    "Tamam canım." dedi babası ve yanağına bir öpücük kondurdu: "iyi uykular meleğim."
    Bir hafta sonra masaldan sonra babası tekrar sordu: "Beni seviyor musun Ceyda?" "Evet babacığım, seni seviyorum" dedi yine Ceyda.
    "Tamam, o zaman bana inci kolyeni ver."
    "Oo, babacığım inci kolyem olmaz. Ama sana tavşan terliklerimi, doğum günümde aldığın atımı vereyim. Öyle yumuşacık tüyleri var ki: oynamaya doyamazsın. Ben onu çok seviyorum. Sen de seversin."
    "Yo, onları istemem. Peki bir tanem" deyip yanağına bir öpücük kondurdu yine babası: "iyi uykular meleğim, tatlı rüyalar."
     
    Birkaç gece sonra babası Ceyda'ya masal okumak için odasına girdiğinde Ceyda yatmamış, yatağında oturuyordu. Dudakları titriyordu. "Buyur babacığım" diyerek elini uzattı. Avucunda sevgili plastik inci kolyesi vardı. Babasının avucuna bıraktı.
     
    Babası bir eliyle onu alırken diğer elini cebine götürdü ve mor kadife kaplı bir kutu çıkarıp kızına uzattı.
    Kutunun içinde çok zarif, çok güzel, gerçek incilerden bir kolye vardı.
    En başından beri onu cebinde taşıyordu. Küçük kızının ucuz ve sahte olan kolyeden vazgeçeceği, ona gerçeğini verebileceği günü bekliyordu.
     
     
    İşte böyle. Rabbimiz de ucuz ve sahte olan şeylerden vazgeçeceğimiz, bize gerçek hazineleri verebileceği günü bekliyor.

    Sizin de vazgeçemediğiniz sahte plastik kolyeleriniz var mı? Gereksiz, hoş olmayan, zararlı davranışlarınız, eylemleriniz, alışkanlıklarınız?

    Yaradan'ın diğer elinde ne var görmek istemez misiniz?

    Allah cc, O'nun için vazgeçtiğinize karşılık, yerine çok daha iyisini vermeyecek mi sanıyorsunuz?
     
    http://groups.google.com.tr/group/bursaforum
     
    "pearls", kunwari kanya
    Jenny was a bright-eyed, pretty five-year-old girl.
    One day when she and her mother were checking out at the grocery store, Jenny saw a plastic pearl necklace priced at $2.50. How she wanted that necklace and when she asked her mother if she would buy it for her, her mother said, "Well, it is a pretty necklace, but it costs an awful lot of money. I'll tell you what. I'll buy you the necklace, and when we get home we can make up a list of chores that you can do to pay for the necklace. And don't forget that for your birthday Grandma just might give you a whole dollar bill, too. Okay?"
    Jenny agreed, and her mother bought the pearl necklace for her. Jenny worked on her chores very hard every day, and sure enough, her Grandma gave her a brand new dollar bill for her birthday. Soon Jenny had paid off the pearls.
    How Jenny loved those pearls. She wore them everywhere to kindergarten, bed, and when she went out with her mother to run errands. The only time she didn't wear them was in the shower - her mother had told her that they would turn her neck green. Now Jenny had a very loving daddy. When Jenny went to bed, he would get up from his favorite chair every night and read Jenny her favorite story. One night when he finished the story, he said, "Jenny, do you love me?"
    "Oh yes, Daddy, you know I love you," the little girl said.
    "Well, then, give me your pearls."
    "Oh! Daddy, not my pearls!" Jenny said. "But you can have Rosie, my favorite doll. Remember her? You gave her to me last year for my birthday. And you can have her tea party outfit, too. Okay?"
    "Oh no, darling, that's okay." Her father brushed her cheek with a kiss. "Good night, little one."
    A week later, her father once again asked Jenny after her story, "Do you love me?"
    "Oh yes, Daddy, you know I love you."
    "Well, then, give me your pearls."
    "Oh, Daddy, not my pearls! But you can have Ribbons, my toy horse. Do you remember her? She's my favorite. Her hair is so soft, and you can play with it and braid it and everything. You can have Ribbons if you want her, Daddy," the little girl said to her father.
    "No, that's okay," her father said and brushed her cheek again with a kiss. "God bless you, little one. Sweet dreams."
    Several days later, when Jenny's father came in to read her a story, Jenny was sitting on her bed and her lip was trembling. "Here, Daddy," she said, and held out her hand. She opened it and her beloved pearl necklace was inside. She let it slip into her father's hand. With one hand her father held the plastic pearls and with the other he pulled out of his pocket a blue velvet box.
    Inside of the box were real, genuine, beautiful pearls.
    He had them all along. He was waiting for Jenny to give up the cheap stuff so he could give her the real thing. So it is with our Heavenly Father. He is waiting for us to give up the cheap things in our lives so that he can give us beautiful treasure. Isn't God good?
    Are you holding onto things which God wants you to let go of?
    Are you holding onto harmful or unnecessary partners, relationships, habits and activities which you have become so attached to that it seems impossible to let go?
    Sometimes it is so hard to see what is in the other hand but do believe this one thing...
    God will never take away something without giving you something better in its place.
     
     
    7월 3일

    Online Basit Oyun: Uzay Devriyesi

     
     
    Kısa fasılalarla farklı konulara odaklanmak zihni dinlendirir.
     Devriye aracınızı yönlendirmek için okları, ateş etmek için spacebar'ı kullanın.
    Küçük nokta mayınlardan kaçın, yakıt ve silah podlarını toplayın.
    Fazla oynamayın. :)
     
    Uzay Devriyesi
     
    Oynamak için tıklayın:
     
     
     

    Asrın Beyin Cerrahı: M. Gâzi Yaşargil

     
     
    "Prof. Yaşargil kendini her şeyiyle hastasının iyiliğine adamış canlı bir hekim misâlidir. Ne söylüyorsa onu yapar:
    'Hastanın iyiliğini gâye edinen her türlü samimi ve kararlı gayret, hasta iyiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır ve buna katkıda bulunur'.
    Gâzi Yaşargil için, hastanın dostu olmak demek, şaşırtıcı bilgi derinliğine ve fevkalâde tecrübe birikimine sahip olmaktan öte, hiç bitmeyen bir heyecanla yeni bilgi ve teknikler araştırmak ve hastanın hizmetine sunmaktır.
    Ona göre; tabibin kendisi için orada bulunduğunu hissetmesi, hastanın en mühim ilaçlarından biridir."
     
    Usame El-Mefti, Arkansas Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi AD Başkanı
               

                Bir kaymakam âilesinin üçüncü çocuğu olarak doğduğu Lice'den, o henüz 3 aylıkken Ankara'ya taşınırlar. Kardeşi İhsan, henüz 2 yaşındayken, tıbbi imkânların kifayetsizliği sebebiyle tifoya yakalanır. "Garip şekilde bu hâdise beni ve kardeşlerimi tıp okumaya teşvik etti" diye hatırlar o günleri. Nitekim, kendisinden 2 sene sonra doğan kardeşi Erdem İsviçre'de genel cerrahi profesörü, 4 sene sonra doğan kardeşi Günay Zürih'te fizyoloji profesörü, en küçük kardeşi Tomris ise, Ankara'da kimya doktoru olur.

                Ankara'da çok soğuk bir kış günü okula giderken sağ taraflı yüz felci geçirir. Henüz 16 yaşındadır. Yakın aile dostları ve komşuları Prof. Yusuf Sarıbaş'ın tedavisiyle 9 ay içinde iyileşir. 1943'de Ankara Erkek Lisesi'nden mezun olduktan sonra Almanya'ya gider.    Almanya'da Berlin Üniversitesi'nde Prof. Cramer'dan nöroloji eğitimi aldıktan sonra Türkiye'ye dönerek, Ankara'da nöroloji kliniğini kuran Sarıbaş'ın tıp felsefesi ve tarihi üzerine yazdığı denemeler, genç Gâzi'yi derinden etkiler. Ayrıca, uzun tedavi  müddeti içerisinde, Sarıbaş'ın tercüme ettiği bir felsefe denemesi vesilesiyle tanıştığı meşhur cerrah August Bier'in talebesi olmak için Viyana' ya gitmeyi aklına koyar. Ancak, II. Cihan Harbi başlamak üzeredir. Buna rağmen, birkaç arkadaşıyla beraber biriktirdikleri harçlıkları yanlarına alarak, bir askeri uçakla, Almanya'ya doğru yola çıkarlar. Bulgaristan üzerindeyken yolu kesilen uçak inişe mecbur edilir. Nihayet 1943 senesinin soğuk bir kış günü, Gotik katedraliyle meşhur, Nietzche'nin memleketi olarak da adını duyuran küçük bir Alman kasabasına, Naumburg'a ulaşır. Naumburg'daki 100 yataklı hastahanede hemşire yardımcısı olarak çalışmaya başlar.

                II. Cihan Harbinin nihâyetine doğru, Jena'daki tıp eğitimini yarıda keserek İsviçre/Basel'e gider ve 1949'da Basel Tıp Fakültesinden mezun olur. 1950'lerde Muensingen/Bern' de dâhiliye ve genel cerrahi ihtisası görür, 1953'de Prof. Krayenbühl'e asistan olur.

                Yaşargil, 1960'da meşhur cerrah Pete Donaghy ile buluşarak Burlington'da mikrovasküler cerrahi laboratuvarında çalışmaya başlar. Donaghy, Yaşargil için mükemmel bir "gönüldaş" olur. Yaşargil, Donaghy'nin ilk ve en gözde talebesi olur. Çok geçmeden usta ve talebesinden "beyin cerrahisinin çehresini değiştiren adamlar" diye bahsedilmeye başlanır. Yaşargil, hocası Donaghy'nin "dokuya insanlara davrandığınız gibi davranın; nezaketle ve saygıyla" sözünü sonraki kuşaklara rehber yapacaktır.

                Yaşargil, Donaghy'nin yanında 14 ay boyunca mikroskop altında beyin damarlarına müdahale imkânlarını araştırır; kol, bacak ve karın damarları üzerinde yürütülen büyük çaplı çalışmaların hepsini, kılı kırk yararak ve sistematik olarak tamamlar. Yarım ve bir milim çapındaki çok ince damarlar üzerinde oldukça başarılı işlemler yapar. Bu sırada, kafatası dışındaki bir arteri (sathi temporal arter) kafatası içindeki bir artere (Orta serebral arter) ağız ağıza bağlamaya muvaffak olur. Bu, beyin cerrahisinin ilk "by-pass"ıdır. Çok geçmeden dünyanın bütün cerrahları "Donaghy & Yasargil" modelini öğrenmek için Zürih'e akın eder.

                1967'de tekrar Zürih'e dönen Yaşargil yaklaşık bir sene içinde Krayenbühl ile beraber hatırı sayılır miktarda nörolojik hastalığın mikro-cerrahi tekniklerini tafsilatıyla anlatan çok şümullü bir anjiyografi kitabı hazırlar. 1965'de yayınladıkları ilk kitap Die Zerebrale Angio-graphie'nin ardından 1967 ve 1969'da iki kitapçık daha yayınlanır: MicroVascular Surgery ve Microsurgery Applied to Neuro-surgery. Artık, beyin cerrahlarının "gözü açılmış"tır. Nitekim, bu iki kitapçık kısa zamanda Zürih'i dünyanın en mühim beyin cerrahisi merkezi haline getirir. 1973 yılında ordinaryüs olan Yaşargil 1992'ye kadar klinik şefliği yapar ve 1993' de emekli olduktan sonra çalışmalarına ABD Arkansas Tıp Bilimleri Üniversitesi'nde devam eder.

                1999'da Amerikan Beyin Cerrahları Birliği tarafından, 340 isim arasından, beyin ve sinir cerahisinin bilimini ve sanatını kökten değiştiren Prof. Dr. Harvey Cushing ve Prof. Dr.Gâzi Yaşargil  yüzyılın birinci ve ikinci yarısı için "asrın adamı" olarak belirlenir. Prof. Dr. Gazi Yaşargil' in, beyin cerrahisine mikroskobu sokarak özellikle beyin damarlarındaki balonlaşmanın (anevrizmanın) ameliyatında çığır açtığı vurgulanır. Araştırmacı yönünü sürekli ortaya koyan Prof. Dr. Yaşargil'in ayrıca ameliyatlarda kullanılmak üzere geliştirdiği teknik ve cihazlardan da söz edilir. Prof. Dr. Yaşargil, beyin loplarını açmada kızının adını verdiği "Otomatik Leyla Ekartörü" ve "Yaşargil Anevrizma Klipleri"ni dizayn etmiştir.

                Beyin dokusu ve damarsal yapıların ameliyatları konusunda çok sayıda yayını bulunan ve çeşitli ülkelerden binlerce hekime eğitim veren Prof.Gazi Yaşargil'in makâlelerinden bugüne yaklaşık 5 bin alıntı yapılmış, 23 yılda 3 bin hekim yetiştirmiştir. 4'ü yabancı - dünyanın 6 tıp fakültesinden fahri doktorası, 14'ü yabancı - dünyanın 16 tıp kurumundan fahri üyeliği olan Prof. Yaşargil'in uluslararası 16 ödülünün yanısıra Milli Egemenlik Onur Ödülü, TBMM Onur Ödülü ve TC Üstün Hizmet Madalyası vardır.
     
    Sağlık 2000
     
     
    7월 2일

    Çocukları Tembel, Sorumsuz ve Haylaz Yapmanın Yolları

     
     
    ● Okuyarak zengin olunmayacağını söyleyin. Çevrenizden örnekler göstererek çocukları kısa yoldan zengin olmaya özendirin.
     
    ● Okulda verilen bilgilerin hayatta hiçbir işe yaramadığını söyleyerek onları okuldan soğutun.
     
    ● İşportacıların bile öğretmenlerden fazla kazandığını söyleyerek çocukların öğretmenlerine karşı olan saygılarını baltalayın.
     
    Hikâye
     
    Bugüne kadar Bektaş usta kadar tembel ve gamsız bir adama rastladığımı hatırlamıyorum. Ayakkabı tamircisi olan bu adama ayakkabı getiren bir müşteri haftalarca beklemek zorunda kalırdı.
    Müşteriler üstüste geldiği zaman işlerinin açıldığına sevineceği yerde yüzünü ekşitir, "Allah'ım, bir gün olsun rahat yüzü görmeyecek miyim? Ömrüm hep çalışmakla mı geçecek?" diye yakınırdı.
    Zamanın çoğunu yaşlı emeklilerle çene çalarak geçirir, ayakkabı tamir ederek zengin olunamayacağını söylerdi. Bütün ümidini piyango biletine bağlamıştı. Her seferinde bir milli piyango bileti alır, zengin olduğu takdirde neler yapacağını planlardı. Hafta sonlarını ve bayram günlerini çok sever, sabahları geç saatlere kadar yataktan çıkmazdı. Onun kadar uykuyu seven bir adam daha gösterilemezdi.
     
    Bektaş ustanın üç oğlu vardı. Çocukları da babalarına çekmişti; sabahları yataktan kalkmak istemezlerdi. Anneleri onları kaldırabilmek, kahvaltılarını yaptırmak için sert davranmak zorunda kalırdı. Okula nazlana nazlana giderler, çoğu zaman kitaplarını veya defterlerini evde unuturlardı. Evde ders çalıştıklarını, kitap yüzü açtıklarını gören olmazdı. Çünkü okuyarak zengin olunamayacağını babalarından öğrenmişlerdi. Tembellikler bir tarafa, çok da yaramazdılar. Mahallede bir mahallenin camı kırılsa önce Bektaş ustanın kapısına gelirler, "Mutlaka senin haylazlar yapmışlardır" derlerdi.
     
    Çocuklar yarı aç yarı tok büyüdüler, koca delikanlılar oldular. Ne okumuşlar, ne de bir meslek edinmişlerdi. Babaları öldükten sonra tam bir sefaletin içine düştüler. Çalışmaya alışık olmadıkları için hiçbir işte sebat edemediler. Her gittikleri yerden kovuldular. Ekmek parası bulabilmek için sonunda ufak tefek kanun dışı işlere bile bulaştılar.
     
    Ama en azından bir işe yaradılar; babalar, anneler çocuklarına Bektaş ustanın çocuklarını göstererek şöyle diyorlardı: "İşte tembellerin sonu budur."

     
     
    Crab Book, C.G.Salzman