Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ님의 프로필You're Definitely On The...사진블로그리스트기타 도구 도움말

블로그


    6월 30일

    Mistik: Hediye

     
     
    Huzurevinin en huzurlu, en pozitif insanıydı. Yaşanmış yılları inkâr etmeyen bembeyaz saçları ve bembeyaz sakallarından umulmayacak kadar enerjikti. İbadetlerinden, okumalarından kalan zamanlarında, bir ortama girdiğinde çevresine adeta hayat ışıkları saçardı. Onunla ilgili olarak dikkatimi çeken ikinci bir konu da, huzurevine geldiği günden beri yatağının baş ucunda tuttuğu küçük, boş bir tahta kutuydu.
     
    Bir gün, onu bahçede kuşları dinlerken yalnız yakalayıp usulca yanına gittim ve biraz havadan sudan sohbet ettikten sonra sordum: "İsmail dede, kızmazsan sana bir şey soracağım: nedir o boş kutu?"
     
    İçleri gülen gözlerinde belli belirsiz bir pusla önce bana baktı, sonra yüzünü güneşe çevirip gözlerini kapatıp baygın bahar kokusunu içine çektikten sonra gülümseyerek cevapladı: "o kutu boş değil evladım... onda minik bir kalbin sevgi öpücükleri var"
     
    "Senin yaşlarındaydım. Herhalde bir doğum günümde rahmetli kızım -o zaman tabi daha minicik bir çocuk- bana o kutuyu getirip 'bu senin baba' demişti. Kutuyu tanıyordum: annesinin takılarını koyduğu bir kutuydu. Eh, hediyeyi çıkarınca kutuyu da yerine koyarız diyerek açmıştım. Ama içini de boş görünce yumurcak benimle kafa buluyor galiba diye hafif tertip kızmıştım.
     
    'Hadi kutunun annene ait olmasından geçtim, birine hediye etmek için içine birşeyler koyman gerekmez miydi? Hadi bunu götür annenin masasına koy' diye eline sıkıştırınca 'ama baba' demişti -dokunsan ağlayacak bir halde- 'o boş değil ki: içine öpücükler üflemiştim; hepsi senin için...'
     
    "İşte evlat" diye tamamladı hikayesini kısa bir sessizlikten sonra İsmail dede, "o gün-bu gündür o kutu benim hayat enerjim oldu. Ne zaman içim daralsa, kendimi kötü hissetsem, onu açarım, minik kızımın saf sevgisine dokunur, yaşama gücü bulurum."
     

     
    http://groups.google.com.tr/group/bursaforum
     
     
    "Unconditional Love", Exzone
    Some time ago, a friend of mine punished his 4 year old daughter for wasting a roll of gold wrapping paper. Money was tight and he became infuriated when the small child tried to decorate a box to put under the tree. Nevertheless the little girl brought the gift to her father the next morning and said "This is for you Daddy."
    He was embarrassed by his earlier over reaction... He opened the box and his anger flared again when he found the box was empty.
     
    Then he yelled at her:
    DON'T YOU KNOW when you give someone a present there's supposed to be something inside of it???
    The little girl looked up at him with tears in her eyes and said,
    Oh Daddy it's not empty, I blew kisses into the box, all for you Daddy.
    The father was crushed. He put his arms around his little girl, and he begged her for forgiveness. My friend told me that he kept that gold box near his bed for years.
    Whenever he was discouraged he would take out an imaginary kiss and remember the love of the child who had put it there. In a very real sense each of us has been given a gold container filled with unconditional love and kisses.
    There is no more precious possession anyone could hold.
    6월 27일

    Video: Dünyanın En Çılgın Mesleği

     
     
    Elektrik, üretim tesislerinden yerleşim bölgelerine, sanayi tesislerine -elektrik kaybının asgari seviyede tutulabilmesi için- yüksek gerilim değerlerinde taşınır.
    Bu yüksek gerilim değerleri canlılar için oldukça tehlikeli olduğundan da çok yüksek havai hatlarla taşınır.

    Ve yüksek nitelikli bu çelik hatlar zaman zaman bakım ve tamire ihtiyaç duyar. Peki bu bakım ve tamiri üstlenen teknisyenleri elektrik çarpmaz mı?

    Elektrik çarpması dediğimiz hadise elektriğin insan üzerinden toprağa akmasıdır. Şayet insanın toprakla teması yoksa, tıpkı kuşlar gibi bu yarım milyon voltluk elektriği teknisyen hissetmez bile.
     
    Bu bakım-tamir işini üstlenen teknisyenleri bekleyen asıl tehdit elektrikten değil, yerçekiminden gelmektedir.
     
     
    Dünyanın En Çılgın Mesleği
     
     
    Videoyu izlemek için tıklayın
     
     
     
     
    6월 26일

    Video: Müşteri Her Zaman Haklıdır :)

     
     
    Videoyu seyrettiğimde, yıllar önce İzmir Alsancak'ta, lüks bir pizza salonunda yaşadıklarımız aklıma geldi.
     
    Yanımızda bir Alman arkadaşımız vardı. Adamcağız Almanya'daki bir bilgisayar fabrikasında mühendisti, yıllardır düzenli olarak Bengaldeş'e yardım gönderirdi. Yeni emekli olmuş, Türkiye'yi gezmeye gelmişti. İşte bu arkadaşımız mönüde fotoğrafı görülen spesiyal pizzadan istedi. Gelen pizzanın fiyatı fotoğraftakinin aynıydı ama malzemesi hazır ekonomik pizzalar gibiydi. Arkadaşımız ülkemiz esnafının o cânım hilelerinden bihaber olduğu için haklı olarak itiraz etti: "ben bu koyduğunuz fotoğraftakinden istemiştim" dedi. Garson canı sıkkın bir vaziyette pizzayı geri götürdü. Biz Türk olduğumuz için (tecrübe konuşuyor) itiraz etmeden önümüze konanı yedik.
     
    Biz bitirdikten sonra nihayet arkadaşımızınki de geldi. Gelen, biraz önce giden pizzanın aynısıydı. O kibarca, "lütfen aynısını istiyorum" deyince lokanta müdürü geldi ve 10 dakika boyunca, arkadaşımızı gelen pizzanın fotoğraftakinin aynısı olduğuna ikna etmeye çalıştı. Edemeyince "peki" deyip gittiler. Biz, tecrübeli bir TC vatandaşı olarak bu "peki"nin "biz sana gösteririz" mânâsına geldiğini bildiğimizden, arkadaşımızı başka bir lokantaya gitmeye ikna etmeye çalıştık; malesef beceremedik.
     
    Ne mi oldu?
     
    Evet, yarım saat sonra fotoğraftakinin aynısı bir pizza geldi ve arkadaşımız teşekkür ederek afiyetle yedi, biz tecrübelerimizin bizi yanılttığına sevindik.
     
    Ama lokantadan kalktıktan bir-iki saat sonra arkadaşımızı "şiddetli mide ağrılarıyla" hastaneye acile götürmek zorunda kaldık. Teşhis: besin zehirlenmesiydi. He he! Yer mi benim Türk esnafım böyle müşteri diklenmelerini. İçine ne katmış olabilecekleri hâlâ benim için merak konusudur. :)
    Belediyeye, Tüketici Hakları Derneğine resmi müracaatımızı yaptık elbette. Ve beklediğimiz sonucu da aldık:
    Lokantaya "ikaz" cezası verilmişti. :)
     
     
    Kıssadan hisse:
    Acemiler, gençler için söylüyorum: bir lokantada, kafeteryada önünüze geleni beğenmediyseniz, bunu belirtmeden önce servis görevlisini uzaktan şöyle bir inceleyin: derdinizi anlatabileceğiniz birine benziyor mu...
    Yok, size hak verme ihtimali olabilecek birine benzemiyorsa, gününüzün en kötü anısının beğenmediğiniz bir pizzayla, kahveyle vs. kalması ehven-i şerdir. :)
     
    Ha! Diğer müşterilerin de sizin gibi düşünmesi sizi hiç dolduruşa getirmesin. Müşterinin beğenmemesini kişiliğine saldırı olarak algılayan bir hizmet görevlisinin hışmına uğradığınızda, insanlar size destek çıkmakta tereddüt geçirebilirler. :)
     
     
    Müşteri Her Zaman Haklıdır (?)
     
    İzlemek için tıklayın
     
     
     

    Bazen Kuralların Esnetilmesi, Kuralların Maksadını Korumaya Daha Çok Hizmet Edebilir. :)

     
     
    Büyük ve tanınmış bir şirketin müdiresi, sabah bürosuna geçerken, işe yeni alınmış bir adamı fark etti ve odasına gelmesini söyledi.
     
    Adam odasına girdiğinde "adın ne?" diye sordu. "Mehmet" dedi adam.
     
    Kaşlarını çattı, "bak" dedi, "daha önce nasıl bir laçka ortamda çalıştın, bilmiyorum ama ben burada çalışanları ilk isimleriyle çağırmam. İş disiplinini bozacak böyle bir laubailiğe kesinlikle izin vermem."
     
    "Burada herkes birbirine soyadlarıyla hitap eder: Yayla, Öztaş, Alkan vs... Beni de Balkan hanım diye çağırırlar. Tamam? Şimdi; adın ne?"
     
    Adam iç geçirdi: "Aşkım... Adım Mehmet Aşkım, Balkan hanım."
     
    "Pekala Mehmet, sana söylemek istediğim ikinci husus..."
     
    Some Rules Cannot Be Followed, Fun Crunch
     
    A lady manager of a big reputed office noticed a new man one day and told him to come into her office.
    "What is your name?" was the first thing she asked the new guy.
    "John," the new guy replied.
    She scowled, "Look... I don't know what kind of a namby-pamby place you worked before, but I don't call anyone by their first name. It breeds familiarity and that leads to a breakdown in authority.
    I refer to my employees by their last name only ... Smith, Jones, Baker ...that's all.
    I am to be referred to only as Mrs. Robertson. Now that we got that straight,   what is your last name?"
    The new guy sighed, "Darling............ My name is John Darling."
    "Okay John, the next thing I want to tell you is . . . "
    6월 24일

    Çocukları Birbirine Karşı Kıskanç Yapmanın Yolları

    Birinci Hikâye
     
                Çocukları arasında ayırım yaptığı halde bunun farkında olmayan bir aile tanımıştım. Çocuklarının ikisi de iyi kâlpli olmasına rağmen, yaratılışları ve huyları farklı idi. Ceyhun ne kadar neş'eli, atak ve açıkgöz ise, Kenan da o kadar sessiz, efendi ve saf idi. Ceyhun, dikkat çekmek için akla gelmedik muziplikler yapar, etrafındakileri güldürürdü. Bu yüzden eve gelen misafirler daima Ceyhun'a ilgi gösterir, Kenan'ı pek önemsemezlerdi.
                Zamanla, anne baba da farkında olmadan Ceyhun'a daha fazla ilgi duymaya, Kenan'ı da ihmal etmeye başladılar. Ceyhun bir suç işlese kızmazlar, sadece "senin gibi sevimli bir çocuk böyle yapmamalı" derler, aynı kabahati Kenan işlediği zaman "seni sersem çocuk seni! Zaten senden başka şey beklenemez" diye azarlarlardı.
                Kardeşi en az onun kadar, hatta daha fazla yaramazlık yaptığı halde ceza gören, azar işiten, hakarete uğrayan hep Kenan oluyordu. Ceyhun'un böylesine korunup şımartılması, Kenan'ın kıskançlık damarlarını körüklüyor, gün geçtikçe kardeşine karşı kin besliyordu. Öyle bir gün geldi ki, Kenan bilerek kardeşine zarar vermeye başladı. Kitaplarını yırtıyor, oyuncaklarını kırıyor, sonra da "ben yapmadım" deyip yalan söylüyordu. Anne baba, Kenan'daki kötü hup değişiminin kendilerinden kaynaklandığını bilmedikleri için "Bu çocuk bize Allah'ın bir cezası olmalı" deyip kötü kaderlerine yanıyorlardı.
     
    İkinci Hikâye
     
                Çocuk terbiyesinin baskı ve sindirme ile sağlanacağını zanneden bir anne tanımıştım. "Disiplin olmadan terbiye olmaz" diyordu. Onun disiplinden anladığı ceza ve dayaktı. Çocuklarından biri bir kabahat yapmaya görsün; anneden çekeceği vardı. Eline bir terlik alır, onu köşeye sıkıştırır, üzerine yürür, "Bir daha yapacak mısın ha?" diyerek ödünü patlatır, onu döver, sonra da bir koltuğa oturarak nasihata başlardı. "Dayak yemek istemiyorsan, uslu bir çocuk olacaksın. Sözümden dışarı çıkmayacaksın..."
                "Fazla ileri gitmiyor musun" diyen kocasına da "Sen karışma. Kızını dövmeyen dizini dövermiş" diyerek yaptığının doğru bir şey olduğunu savunurdu. Bu kadının tuhaf bir huyu daha vardı. Güya yaramazlık yapan çocuğu uslu olmaya imrendirmek için, yaramazlık yapanı dövdükten sonra, uslu duranı çağırır, ona harçlık verir, bakkala gönderirdi.
                Bir gün kızlardan büyüğü olan Leyla, bahçedeki su birikintisi ile oynama hevesine kapıldı. Bulduğu bir tahta  parçasını gemi gibi yüzdürerek eğleniyordu. Arkadaşı ona, "Gel balık avlayalım" dedi. Elini suya daldırarak bulduğu küçük taşları Leyla'ya gösterdi. "Bak ne güzel balıklar yakaladım!" diye bağırdı. O da arkadaşına uyup ellerini suya daldırdı. Her defasında yakaladığı taşları sayıyor, çok balık avladığını söylerek mutlu oluyordu. Oyuna öylesine dalmıştı ki, elbisesinin ıslandığını ve kirlendiğini farkedemedi.
                Eve döndüğü zaman, kızcağızın başına neler geldiğini tahmin edersiniz: Annesi, onu üstü başı ıslanmış, görünce, öyle bir bağırdı ki, komşular evde yangın çıktı zannettiler. Önce birkaç azarla işe başladı. Sonra da tokatladı. Yorulunca, bir koltuğa oturup hakeretler yağdırdı: "Mendebur çocuk! Nedir senden çektiğim? Senin gibi pasaklı bir kızım olduğu için utanıyorum. Şu üstüne başına bak. Dilenci çocuklarından farkın yok. Kardeşin Yeliz'i örnek alsana. O hiç üstünü kirletiyor mu?"
                Arkasından hemen Yeliz'i çağırdı; "Gel benim güzel kızım, acıkmışsındır; sana yeni pişirdiğim çöreklerden vereyim. Pasaklı Leyla da kuru ekmek yesin. Aslında ona ekmek bile fazla, ama dua etsin ben yine insaflı bir anneyim." Yeliz annesinin verdiği taze çörekleri yerken, Leyla odasında kapanmış; kalbi ezik, ağlıyordu.
     
    Çocukları birbirne düşman etmenin etkili bir yolunu daha söyleyeyim;
    Birbirlerine  hakaret ettikler vakit ses çıkarmayın.
    Kavga ettikleri zaman, suçun kimde olduğunu araştırmadan, hepsine birden sıra dayağı çekin.
     
    Üçüncü Hikâye
     
                Yusuf, öğretmeni ve arkadaşları tarafından sevilen, başarılı bir öğrenciydi. Ancak küçük kardeşi Bora ile araları iyi değildi. Bora, küçük olduğu için annesi tarafından şımartılmış, haşarı ve geçimsiz bir çocuk olmuştu. Yusuf'u ders çalışırken rahatsız eder, ya kalemini veya defterini saklar, onu aratırdı. Yusuf, kayıp eşyasının yerini söyletmek için sıkıştırdığı zaman da avazının çıktığı kadar bağırır, "Anne! ağabeyim beni dövüyor." diye onu yardıma çağırırdı. Çocukların gürültüsüne kızan anne, suçun kimde olduğunu araştırmadan, ikisini birden azarlar, cezalandırırdı.
                Yusuf bütün haşarılıklarına rağmen kardeşini yine de sevdiği halde, onun yüzünden azar ve ceza yediği yediği için zamanla ondan nefret etti.

     
     
    Crab Book, C.G.Salzman
     
     
     

    Dede/Nine-Torun Muhabbetleri :)

     
     
    Büyükanne banyodaydı. Yaşına uygun makyajını yapıyordu. Tabi her zamanki gibi, torunu Hümeyra da pür dikkat onu izliyordu. Rujunu da sürdükten sonra banyodan çıkarken Küçük Hümeyra seslendi: "Ama babaanne, tuvalet kâğıdına hoşçakal öpücüğü kondurmayı unuttun."
     
    ***
     
    Torunum Mehmet doğum günümü kutlamak için beni aramıştı. Kaç yaşımda olduğumu sordu, 62 dedim. Bir müddet sessiz kaldı, sonra sordu: "1'den mi başladın?"
     
    ***
     
    Büyükanne torunlarını yatırdıktan sonra eski bol pijamasını ve dökümlü bluzunu giyip banyoya geçti ve saçlarını yıkamaya başladı. Uyumaya hiç niyeti olmayan torunların şamataları ayyuka çıkınca sabrı tükendi ve başına bir havlu sarıp odalarına gitti, onları tekrar yataklarına yatırdı ve ses çıkarmamaları konusunda sertçe uyardı. Odadan henüz çıkmıştı ki, üç yaşındaki torununun korkudan titreyen sesini duydu: "Kim-di.. o-oo?"
     
    ***
     
    Bir büyükbaba torununa nasıl bir çocukluk yaşadıklarını anlatıyordu: "Kendimize bilye tekerli kaykay yapar, onları sürerdik... Bahçemizdeki ağaca asılı araba lastiğinden bir salıncağımız vardı... Bir midilli atımız vardı, ona binerdik... Ormanda böğürtlen toplardık..."
    Minik Mustafa, gözleri kocaman açılmış, dedesinin bütün bu anlattıklarını zihninde canlandırıyordu. Dedesinin anlattıkları bitince iç geçirdi: "Keşke seninle sen çocukken tanışsaydık."
     
    ***
     
    Kızımı ziyarete gittiğimde üç yaşındaki torunumu kucağıma alıp bir müddet sohbet ettikten sonra renkleri öğrenmiş mi acaba diye merak ettim ve sormaya başladım: "Bu ne renk yavrum?" Doğru cevap verince çok sevinmiştim. "Ya bu?", "peki şu ne renk?" diye devam ettim. Sonunda kucağımdan indi ve bilgiç bir tavır takındı: "Diğerlerini de kendi kendine öğrenmeye çalışmalısın anneanne."
     
    ***
     
    Tatile giderken torunumuzu da yanımıza almıştık. Gece odamıza girdiğimizde "Aliciğim" dedim, "ışıkları kapatacağım ki sivrisinekler odaya doluşmasın." Işıkları kapatınca birkaç ateş böceği açığa çıktı. Ali fısıldadı. "Faydası yok dede, fenerleri var."
     
    ***
     
    Torunum kaç yaşımda olduğumu sorduğunda muzipçe "bilmem" diye cevap verdim. "İç çamaşırının etiketine baksana" dedi. Ben neden böyle söylediğini anlamaya çalışırken o devam etti: "benimkine baktım, ben 4 - 6 yaşındaymışım."
     
    ***
     
    Okuldan dönen ikinci sınıf öğrencisi Ayşe heyecanla okuldaki gününü anlatmaya başladı: "bugün okulda bebekleri nasıl yapacağımızı öğrendik anneanne." Anneanne şaşkın, soğukkanlılığını muhafaza etmeye çalışarak sordu: "Çok ilginç... Peki nasıl yapacakmışsınız?" Küçük Ayşe neşeyle devam etti: "Çok basit: 'bebek' yazıyoruz, sonra 'ler' ekliyoruz, 'bebekler' yapıyoruz."
     
    ***
     
    Torunum ödevini yaparken onu izliyordum. Soru, "kamu görevlileriyle ilgili bir cümle kurunuz" diyordu. Torunum defterine "hamile itfaiyeci merdivenden aşağı indi" yazdı. Şaşırdım. "Hâmile ne demek biliyor musun yavrucuğum?" diye sordum. "Elbette dede" dedi kendinden emin bir şekilde, "çocuk taşıyan" demek.
     

    http://groups.google.com.tr/group/bursaforum
     
     
    Children's Cute Logic, Funlok
    She was in the bathroom, putting on her makeup, under the watchful eyes of her young granddaughter as she'd done many times before. After she applied her lipstick and started to leave, the little one said, "But Gramma, you forgot to kiss the toilet paper good-bye!"
    ***
    My young grandson called the other day to wish me Happy Birthday. He asked me how old I was, and I told him, "62." He was quiet for a moment, and then he asked, "Did you start at 1?"
    ***
    After putting her grandchildren to bed, a grandmother changed into old slacks and a droopy blouse and proceeded to wash her hair. As she heard the children getting more and more rambunctious, her patience grew thin. Finally, she threw a towel around her head and stormed into their room, putting them back to bed with stern warnings. As she left the room, she heard the three-year-old say with a trembling voice, "Who was THAT?"
    ***
    A grandfather was telling her little granddaughter what her own childhood was like: "We used to skate outside on a pond. I had a swing made from a tire; it hung from a tree in our front yard. We rode our pony. We picked wild raspberries in the woods." The little girl was wide-eyed, taking this all in. At last she said, "I sure wish I'd gotten to know you sooner!"
    ***
    I didn't know if my granddaughter had learned her colors yet, so I decided to test her. I would point out something and ask what color it was. She would tell me and was always correct. It was fun for me, so I continued. At last she headed for the door, saying sagely, "Grandma, I think you should try to figure out some of these yourself!"
    ***
    When my grandson Billy and I entered our vacation cabin, we kept the lights off until we were inside to keep from attracting pesky insects. Still, a few fireflies followed us in. Noticing them before I did, Billy whispered, "It's no use, Grandpa. The mosquitoes are coming after us with flashlights."
    ***
    When my grandson asked me how old I was, I teasingly replied, "I'm not sure." "Look in your underwear, Grandpa," he advised. "mine says I'm four to six."
    ***
    A second grader came home from school and said to her grandmother, "Grandma, guess what? We learned how to make babies today." The grandmother, more than a little surprised, tried to keep her cool. "That's interesting," she said, "how do you make babies?" "It's simple," replied the girl. "You just change 'y' to 'i' and add 'es'."
    ***
    Children's Logic: "Give me a sentence about a public servant," said a teacher. The small boy wrote: "The fireman came down the ladder pregnant." The teacher took the lad aside to correct him. "Don't you know what pregnant means?" she asked. "Sure," said the young boy confidently. "It means carrying a child."
     
    6월 23일

    Politik: Çenesi En Düşük Yüksek Bürokratlar Türkiye'de

     
     
    Yargıtay, danıştay, vs  yüksek yargı organları mensupları ve elbette Genelkurmay, görevlerinin ağırlığından beklenenin aksine çok konuştukları için saygınlıkları erozyona uğraya uğraya halkın gözünde palyaçoya döndüler.
     
    Türkiye'nin Atatürk'ten önce, Atatürk zamanında ve Atatürk'ten sonra yüzünü döndüğü batılı demokratik ülkelerin hiçbirinin yüksek yargısının ve generallerinin çenesi böyle düşük değil.
     
    Bu iç bayan gevezeliğin bir de kulak tırmalayan "kör gözüm parmağına" yönü var ki o da bu -kerametleri kendilerinden menkul- memurların tek hedefinin olması: seçilmişler. Yani halkın temsilcileri, yani halk...
     
    Oysa konuşmazsa dili şişen bu yargıçlar, savcılar, muhtıracı generallerden brifing alacaklarına, bir defacık olsun darbe ve muhtıra haydutlukları aleyhinde bir bildiri yayınlamış olsalardı, belki insanlar onların söylediklerini dinlemeye değer bulabilirlerdi.
     
    Sahi! Bunların hiç mi bir boy aynası yok?
     
     
     
    is, 25 Mayıs 2008
     
     
     
    6월 20일

    Fotoğraf: En İyi Uyku Pozisyonları :)

    Neymiş:
    Yüzükoyun yatanlar hayalperest oluyormuş, yan yatanlar bencil, sırtüstü yatanlar kendinden emin, amuda kalkarak uyuyanlar deli...
     
    İnsanları bâri uykularında rahat bırakın yahu; yanlış anlaşılmamak için iğne üstüne yatırmayın.
     
    Siz, içinizden nasıl geliyorsa öyle uyuyun anacım, boşverin adından bahsettirmek için olmadık şeyler uyduran psikoanalistleri :)
     
     
     
    EN İYİ UYKU POZİSYONLARI :)
     
     
    Fotoğraflar: Funlok
     
     
    uyku1uyku10uyku11uyku12uyku13uyku14uyku5uyku6uyku7uyku3uyku8uyku9
    6월 19일

    Mistik: Çocuğunuzun Size Hakaret Etmesini Sağlamanın Yolları

     
     
    * Onların yanında eşinizle birbirinize hakaret edin
     
    * Çocuğunuz bir hata yaptığında kendisini savunmasına izin vermeyin.
     
    * En küçük kabahatini cezalandırın. Her hareketini eleştirin.
     
    * Konuşmak istediği zaman azarlayarak susturun.
     
    * Başkalarının yanında suçunu ifşa ederek onu mahcup edin.
     
    * "İşe yaramaz, nankör bir çocuk olduğunu" söyleyin.
     
    Böylesine horlanan ve hakâret gören çocukların mutlaka ve en kısa müddet zarfında size hakâret etmeye başlayacaklarından emin olabilirsiniz.
     
     
     
    Birinci Hikâye

     
                Çabuk sinirlenen bir baba ile aşırı alıngan bir anne tanımıştım. Kocası esasında kötü niyetli biri değildi. Ancak kızdığı zaman gözü hiçbir şeyi görmez, ağzına geleni söylerdi. Çabuk sinirlendiğini bildiği için, genellikle söze çok kibar başlardı:
                -Güzelim, gözünden kaçmış galiba. Oğlumuz bir haftadır kolu sökük ceketle gidiyor okula.
                Kadının çok alıngan  olduğunu söylemiştik ya: vay efendim, sen misin bunu diyen!
                -Sen çok nankör bir adamsın! Yaptığım hizmetler gözüne dizine dursun! Evde kaldığını gün, ne yapar eder, bir huzursuzluk çıkarırsın. Ceketin söküğü bahane. Senin niyetin tatsızlık çıkarmak.
                Adam bütün iyiniyetine rağmen, kendisini yanlış anlayan karısına kızar, nezaketi unutuverirdi.
                -Asıl nankör olan sensin! Sana sadece ceketin söküğünü dik dedim. Hem suçlusun hem güçlü. Evi pislik götürür, oturup televizyon seyredersin. Kirli gömlekle işe gönderirsin sesim çıkmaz. Yeter be! Sabrın da bir sınırı var.
     
                Adam bitirince kadın başlardı saymaya;
                -Ha haay! Güleyim bari. Bir de tutmuş kadın beğenmiyor. Sanki sen çok matah bir erkeksin. Doğru dürüst bir iş becerdiğin olmuş mudur? Söyle bakayım, daha dün damı aktarmak için çatıya çıkıp da kiremitlerin yarısını kırmadın mı? Çocukların da sana çekmiş.
                -Yine saçmalamaya başladın. Ben mi doğurdum ki bana çeksinler. Asıl sana çekmişler. Annenin lâkabı "Pasaklı Kezban" değil mi? Sen, ye iç de dua et; benim gibi bir adama düşmüşsün. Yoksa ya evde kalmış veya çoktan boşanmıştın.
                -Şuna bakın! Kendini kaf dağında görüyor. Ayol, senin gibi sersemi nerede olsa bulurdum.
                -Bana bak kadın, ağzından çıkanı kulağın duysun. Sersem olan sensin. Şu pasaklı hâline bak. Çingene karısı bile senden daha düzenlidir.
                Çocuklar bu kavgalara öyle alıştılar ki; kısa bir müddet sonra onlar da birbirlerine hakaret etmeye başladılar. Aralarına girmeye çalışan anne ve babalarına  da hakaret etmekten çekinmediler.
     
     
    İkinci Hikâye
     
                Adam içkiye düşkün biriydi. Bir iki kadehten sonra gevezeliği tutar, çocukları etrafına toplayarak başlardı hikâyeler anlatmaya. Anlattığı hikâyelerin çoğu da çocukluğunda yaptığı haşarılıklarla ilgili hikâyelerdi.
                Büyüklerin arkasına saklanarak çadır tiyatrosuna nasıl parasız girdiğinden başlar, komşuların bahçesinden nasıl meyve çaldığını, annesine hissettirmeden mutfaktan nasıl pasta aşırdığını, imtihanlarda nasıl kopya çektiğini, arkadaşlarının sandalyesine raptiye koyarak onları nasıl zıplattığını, kedilerin kuyruğuna teneke bağlayarak nasıl eğlendiğini ballandıra ballandıra anlatırdı.
                Çocuklar da onu anlatmaya özendirmek için kahkahalarla güler, yemeği unutur, kaşığı çatalı bir tarafa bırakırlardı. Kendini dikkatle dinlemelerinden zevk alan baba, "Hey gidi çocukluk yılları hey! Ne tatlı, ne neş'eli günlerdi onlar" diyerek yeni hikâyelerine başlar, onları imrendirirdi.
     
                Derken seneler geçti ve babalarının bu "kahramanlık hikâyeleri" ile büyüyen çocuklardan mahalle halkı yaka silker oldular. Gün yoktu ki, birisi babasına şikâyete gelmesin. Baba da duydukları karşısında çok üzülüyordu. Bir gün onları etrafına topladı, nasihat etti. Nasihatin işe yaramadığını görünce  bu sefer; "Bir daha böyle yaramazlıklar yaptığınızı duyarsam; döverim, asarım, keserim" diye tehditler savurmaya başladı. Çocuklarının neden bu kadar yaramaz olduklarını bir türlü anlayamıyordu.
                Ama bütün bunlar nafileydi. Çünkü çocuklar, babalarının bu kuru tehditleri karşısında bıyık altından gülüyor; "Haydi canım sen de! Sanki sen de aynı şeyleri yapmadın mı?" diyorlardı.
     
     
     
    Crab Book, C.G.Salzman
    --
    PRIMUM NON NOCERE
    http://groups.google.com.tr/group/bursaforum
    6월 3일

    Mistik: İnsanlara Öyle mi Dedirtseydik?

     
     
    Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, üç delikanlı, yanlarında bir genç adamla huzura gelir:
     
    - Ey halife, bu adam bizim babamızı öldürdü. Diyet kabul etmiyoruz, kısas istiyoruz. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.
     
    Hz. Ömer suçlanan adama "söyledikleri doğru mu?" diye sorar.
     
    Suçlanan adam suçlamayı kabul eder: "evet doğru".
     
    "Anlat bakalım nasıl oldu" diye sorar, genç adam anlatır:
     
    - Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Ne yaptıysam atımın bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Öyle bir attı ki gören bir defa daha bakardı; öyle güzeldi... Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası öldü. Durum bundan ibaret.
     
    - Söyleyecek bir şey yok. Madem suçunu da kabul ettin, maktulün çocukları diyete de razı olmadığına göre cezan malesef cana karşılık can, der Halife Ömer. Delikanlı söz alır:
     
    - Efendim bir özürüm var. Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kalmıştım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah cc indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün için de yerime bir kefil bırakırım. 
     
    Hz. Ömer:
     
    - Burada kimse seni tanımaz. Senin yerine kim kefil kalır ki?
     
    Genç adam ortama bir göz atar ve Hz.Ömer'in arkadaşlarından biriyle gözgöze gelir:
     
    - Bana kefil olur musunuz?
     
    İhtiyar razı olur. Bu, Peygamber Efendimizin en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan başkası değildir.
     
    Genç adam serbest bırakılır. O gittikten sonra Hz.Ömer şaşkınlıkla sorar:
     
    - Ey Amr. Adamı hiç tanımıyorsun. Nasıl olur da ona kefil olursun?
     
    Amr utanarak başını öne eğer:
     
    - "İnsanlık öldü" mü dedirtseydim Ömer?
     
    Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzeredir, ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak genç adamın muhtemelen gelmeyeceğini, Amr'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler. Gençler razı olmaz: babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler. Hz. Ömer çok üzgündür ama kendinden beklenen cevabı verir:
     
    - Kefil babam olsaydı fark etmezdi, cezayı infaz etmek zorundayım. Amr da tam bir teslimiyet içerisindedir:
     
    - Biz de sözümün arkasındayız.
     
    Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç adam görünür.
     
    Amr Ibn As, üzgün;

     
    - Evladım gelmemek için önemli bir sebebin vardı, neden geldin?
     
    Genç gözleri puslu:
     
    - Amca, "ahde vefa kalmadı" mı dedirtseydim?
     
    Kısa bir sessizlik olur. Gözler buğulanmıştır.
     
    Babalarını kaybeden acılı gençler birbirine bakar ve en büyükleri bitkin bir sesle konuşur:
     
    - Şimdi biz "merhametli insan kalmadı" mı dedirtelim! Davadan vazgeçiyoruz".

     
     
     
    İslami Kaynaklar
    --
    PRIMUM NON NOCERE
     
    6월 1일

    Mistik: Çocuğunuzun Size Duyduğu Güveni Sarsmanın Yolları

     
    Onlara, yerine getiremeyeceğiniz boş vaatlerde bulunun
    Gösterdikleri başarıları küçümseyin
    Karı koca olarak birbirinize saygı göstermeyin
    Onların gözü önünde birbirinizi eleştirin ve işi kavgaya kadar götürün
    Birbirinize hakaret etmekten çekinmeyin
    Sonuç alacağınızdan şüpheniz olmasın.
     
    Hikâye
     
                Düşüncesiz bir anne, kızkardeşi ile söz birliği ederek, küçük Ceren'e bir oyun oynadı. Sabahın erken saatlerinde onun eline 20 lira verdi ve; "Haydi eczaneye git, bununla bize iki litre zeytinyağı al" dedi. Saf Cerencik, bir işe yaramanın verdiği sevinçle, parayı cebine koydu ve eczanenin yolunu tuttu.
                Ceren sokak kapısından çıkarken, annesi ile teyzesi arkasından kahkaha ile güldüler. Küçük kız, kendisi için hazırlanan oyundan habersizdi. Eczanede zeytinyağı satılmadığını bilmiyordu.
                Koşa koşa eczaneye gitti. Elindeki parayı eczacı amcaya uzattı. İki litre zeytinyağı almak istediğini söyledi. Adam, çocuğa bakıp gülümsedi. Eczacı çırağı da başkalarıyla alay etmekten hoşlanan yarım akıllı biriydi. "Eczanede zeytinyağı ha?" diyerek güldü.
                Küçük Ceren, neye uğradığını şaşırmış eczacı amcaya bakıyordu. Adam; "Yavrum burası eczane, burada sadece ilaç satılır. Zeytinyağı almak için bakkala gitmen gerektiğini annen söylemedi mi?" dedi. Zavallı çocuk, utancından kulaklarına kadar kızarmıştı. Hızla eczaneden çıktı. Üzüntüden tezgâhın üzerine koyduğu parayı geri almayı da unutmuştu. Ağlayarak eve döndü.
     
                Hava soğuk olduğu halde, Cerencik üzüntüden ve yorgunluktan terlemişti. Annesinin kendisini aldatabileceğine ihtimal veremiyor, neler olduğunu da anlamıyordu. İçeri girdiğinde, annesi ile teyzesinin gülüşleri ile karşılaşınca nihayet aldatıldığını anladı. Öfkeyle elindeki parayı yere attı, koşarak odasına çıktı. Kendini yatağına atıp ağladı, ağladı.
                Annesi arkasından odaya girdiğinde, gülmesini zaptetmeye çalışan bir sesle sözüm ona olayın tesirini azaltmaya çalışıyordu. "A-a! Niye ağlıyorsun kızım? Sana Nisan 1 şakası yapıyorduk!"
                O günden sonra, annesi ne zaman bir işe gönderse, Ceren hep aldatılmış olabileceği endişesini taşıdı. Hiçbir işe severek gitmedi ve annesine bir daha asla tam güvenemedi.
     
     
    Crab Book, C.G.Salzman
     

    Video: Uzaylılar Hindistan'da :)

     
     
    Uzaydan gelen istilacılarla (?) bir tek Amerikalılar baş edemez.
    Korkularıyla beslenen Fredy'leri gibi, Uzaylıları da -her şeyden, herkesten korkan- Amerikalıların canına okur her hikâyede.
    Bu canavarlar aslında Batılı insanın kendi içindeki canavarın dışa vurumudur.
    (Kişi karşısındakini kendi gibi zannedermiş-Türk atasözü)
     
    Oysa kendisiyle barışık olan doğu kültürünün hayal dünyasında
    insanları sömüren korkunç yaratıklar olmadığı için,
    Batının ürettiği hayali korkunç yaratıklar Doğuda komik yaratıklar haline dönüşür. :)
     
    Uzaylılar Hindistan'da :)
     
    Videoyu izlemek için tıklayın: