Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ님의 프로필You're Definitely On The...사진블로그리스트기타 ![]() | 도움말 |
|
|
5월 29일 Fotoğraf: Tutumlu Olmak da Bir Erdemdir )"Ak akça kara gün içindir" şeklindeki sûfi öğüt kâr etmezse,
"sen önünü kış tut, bırak bahar gelsin" tarzındaki korkutucu öğüt de kâr etmezse, "Hesabını bilmeyen çavuşlar, döner atıklarını (modern tabir) avuçlar" gibi realistik öğüt de kâr etmezse artık bizim için söylenecek söz kalmamıştır. Yaşayarak öğrenmemiz şart olmuştur. :) Maaşın Alındığı Hafta,
Bittabii, çok güzel...
*
*
*
*
*
*
Veee
Maaşın Son Haftası
Fotoğraflar: Funlok
5월 28일 Video: Canlı Tarih Korkutur :)Tarihi romanlara, filmlere bayılırız.
Rahat koltuklarımızda merdâne savaşları, yiğitlikleri, korkusuz serden-geçtileri okumak/seyretmek çok romantiktir. Bu yüzdendir tarih müzelerine ilgimiz. Kitaplarda, filmlerde iki boyutlu olarak gördüğümüz kahramanları -birebir ölçülerde karşımızda gördüğümüzdeki, onlara dokunduğumuzdaki heyecanımız. Buraya kadar herşey hoştur da, heyecanımız bu tarihi ikonları canlandırırsa iş değişiverir. Her şey yerinde güzeldir. Tarih sevgisine elbette evet; ama gerçekten tarihte kalması şartıyla galiba :) Canlı Tarih Korkutur :)
Videoyu izlemek için tıklayın:
5월 27일 Mistik: Çocuğunuzun, Sözünüzü Dinlememesini Sağlamanın YollarıYerine getirip getiremeyeceklerini düşünmeden çocuklarınıza bol bol emirler yağdırın.
En tabii haklarını fıtrî davranışları bile yasaklayın Bir kabahat işledikleri zaman "şimdilik affediyorum" diyerek cezayı devamlı tehir edin. Sözünüzü dinlemediklerinde kuru tehditler savurun. Birinci Hikâye Çocuklarını iyi terbiye ettiklerini zanneden bir ana-baba tanımıştım. Çocuklar daha kahvaltlarını bitirmeden anne emirler yağdırmaya başlardı: "Filiz, yatağını toplamayı, pijamalarını yerine asmayı unutma!", "Koray, sen de odanı toparla. Her gün oyuncaklarını toplamaktan bıktım", "Bak! yine yüzünüzü yıkamadan sofraya oturmuşsunuz"… Bu istekler, ilk bakışta, her çocuğun yerine getirmesi gereken mutad işlerdi. Ancak ne anne ne de baba, bir gün olsun bunların yapılıp yapılmadığını kontrol etmezlerdi. Çocuklar, bozuk bir plak gibi, her gün aynı şeyleri dinler, fakat hiçbirini yapmazlardı. Baba, kuru tehditleri ile meşhurdu: "Filiz. Bir daha kitaplarını dağınık görürsem, hepsini çöpe atarım, bilmiş ol!" "Koray, sen de oyuncaklarını sobada yanar görürsen şaşma. Bu dağınıklığa bir son verin artık!" Çocuklar yağdırılan emirlerin ve savrulan tehditlerin boşa çıktığını çoktan öğrenmişlerdi. Onun içindir ki, bir gün olsun odalarını topladıklarını, eşyalarını yerli yerine koyduklarını ne annesi, ne de babası görebildi. İkinci Hikâye Kuru tehditleriyle meşhur bir aile tanımıştım. Babayı bağırırken görenler, onun çok katı bir adam olduğunu zannederdi; "Kaç defa şu kapıyı yavaş kapat dedim sana! Bir daha hızlı kapat da gününü göstereyim!", "Hele bir daha ellerini yıkamadan sofraya otur, bak ne yapıyorum!", "Bir daha izinsiz sokağa çıkarsan, inan olsun, en şiddetli şekilde cezalandırırım.", "Yüzüme bak bakayım, hiç şaka yapar halim var mı?", "Ayağa kalkarsam, doğduğuna pişman ederim!"… Bunlar komşuların hergün duydukları kuru palavralardı. Bir gün olsun tehditlerini yerine getirmedi. Çocuklar yine kapıları çarparak odalara girdiler, ellerini yıkamadan sofraya oturdular, izin almadan sokağa çıktılar. Baba da bu hallerini gördükçe daha çok sinirlendi. Onları korkutmak için masaya yumruklar indirdi. Ömürlerinde bir daha unutamayacakları bir ceza vereceğini söyleyerek tehditler savurdu. Çocuklar bunların hiçbirinden etkilenmedi. İçlerinden "İstediğin kadar bağır, birazdan sinirlerin geçer, söylediklerini unutursun" diyerek bildiklerini okumaya devam ettiler. Üçüncü Hikâye Çocukların uslu durmasını sağlamak için vaad üstüne vaadler veren bir anne tanımıştım. Bir gün "Çocuklar, bayram geliyor. Hanginiz sözümü daha fazla dinler, uslu durursa hediyenin en kıymetlisini o alacak. En fazla yaramazlık yapana ise hediye yok" dedi. Bunları söylediğinde bayrama iki ay vardı. Aklı başında, iyi bir çocuk olan Orhan, bu sözler üzerine daha dikkatli davranmaya başladı. Annesini üzmemek için elinden gelen bütün fedakârlığı esirgemedi. Diğer kardeşleri kendisine haksızlık yaptığında bile sesini çıkarmıyor, sabrediyordu. Cengiz, çocukların en büyüğü olmasına rağmen, en haylazı idi. Kardeşlerinin defterlerini karalar, kitaplarını yırtar, oyuncaklarını kırardı. İyi huylu Orhan, onu ikaz ediyor, böyle giderse bayram sabahı hediye alamayacağını hatırlatıyordu. Yaramaz olduğu kadar cin fikirli de olan Cengiz, onun bu ikazlarına gülüyor, "buna ancak sen inanırsın" diyordu. Cengiz'in böyle düşünmesinin bir sebebi vardı. Anne, devamlı olarak uslu duranları mükâfatlandıracağını, yaramazlık yapanları cezalandıracağını söyler, ancak hiçbir zaman sözünde durmazdı. Baba, annenin yaptığı yanlışın farkında idi. "Neden böyle yapıyorsun? Çocukların sana güveni kalmıyor" dediğinde anne kendini şöyle müdafaa ederdi; "Çocuklarım arasında ayırım yapmak istemiyorum. Onlara eşit davranmam gerekir" Nitekim bayram günü geldiğinde, Cengiz haklı çıkmıştı; Anne, bütün çocuklara eşit değerde hediyeler vermişti. Orhan, o günden sonra iyi bir çocuk olmak için hiçbir gayret göstermediği gibi, elinden geldiğince diğerlerinden daha fazla yaramazlık yaptı. Çünkü annesi tarafından aldatıldığına inanıyordu. Anne en uslu çocuğunda meydana gelen bu değişikliğin sebebini bir türlü anlayamadı. 5월 25일 Online Basit Oyun: Yıldız AvıFare ile topun isitikametini ayarlıyorsunuz, sol tık ile ateş ediyorsunuz.
Bitişik 2+ benzer yıldıza, benzer yıldız atışı yaptığınızda patlıyorlar. (Sırada hangi renk yıldız atışı olduğu topun içinde görülüyor) Zaman zaman gelen bonusları da avlamayı unutmayın. Kısa sürelerle farklı konulara odaklanmak beyni dinlendirir. Fazla oynamayın :) Yıldız Avı
Oynamak için tıklayın:
5월 24일 Cennet Bursa EfsanesiVaktiyle her Süleyman'dan içeri bir Hazreti Süleyman varmış; alnında peygamberlik nuru yanar, başında hükümdarlık tacı parlarmış; Allah ona "mührü Süleyman" derler tılsımlı bir mühür ihsan etmiş; bu sayede dağa taşa hükmeder; kurda kuşa sözü geçermiş... Oturduğu taht desen ne altın, ne fildişi; ya cin, ya peri işi bir tahtırevanmış! Dur derse durur; yürü derse yürür; uç derse uçarmış.Böylece dünyanın dört bir yanını dolanır; ağlayanla ağlar, gülenle gülermiş.
Günlerden bir gün tahtına kurulur; sağ yanına sağ vezirini, sol yanına sol vezirini alıp havalanır göklere... Dağlar eğim eğim eğilir; yollar erim erim erir; bir göz yumup açıncaya kadar gelir, dağların dağı Uludağ'ın tepeciğine iner, bakar ki, ne baksın! Bu dağın bir kanadı ses, bir kanadı renk; bir kanadı su, bir kanadı ışık!
Hazreti Süleyman: "Yaratan neler yaratıyor!" diyerek parmağı ağzında kalakalır. Neden sonra kendine gelip sağına döner, sağ vezirine:
"A benim vezirim; sen çok gezdin, çok gördün; imdi dünya gözüyle bakınca bu yerleri nasıl görüyorsun?" diye sorar.
Sağ vezir: "Ey benim sultanım, efendim; Allah her güzelliği buraya vermiş ama bunları görüp duyacak, derleyip koklayacak biri olmadıktan sonra neye yarar?" deyince, Hazreti süleyman bu söze mührünü basar. Sonra sola dönüp sol vezirine:
"A benim vezirim; sen çok yaşadın, çok bilirsin; dünyada bu güzelliklerden üstün bir güzellik daha var mı?" diye sorar. Sol vezir da aynı dilden cevap eyleyip:
"Var sultanım, var! Öyle ya, dal dal ötüşen kuşların sesi güzeldir ama, gönül yaylasını saran insan sesi daha güzeldir... Burcu burcu kokan güller güzeldir ama, hiçbiri gül yanaklar gibi domur domur açılmaz... Şu uçsuz bucaksız mavi su güzeldir ama, bir damla gözyaşının, yanan yüreklere verdiği ferahlığı veremez.. Şu pırıl pırıl gökyüzü güzeldir ama, hiç bir ayın ondördü sultan gibi, ay ile bahsedip gün ile doğamaz..." deyip kesince, Hazreti Süleyman bu söze de mührünü basar ve son sözü kendi alır:
"Ey benim vezirlerim; ikiniz de ağzı öpülecek adamlarsınız; bu yerlerin bir 'insan' eksiği var. Dediğiniz gibi bu güzellikleri görüp duyacak biri olsaydı, ya dile getirir, ya tele getirir de, böyle kaybolup gitmezdi, bu bir! Üstelik bunlara her güzellikten üstün bir de insan güzelliği katılırdı, bu iki!"
"İmdi, siz de benim bu sözüme bir 'mim' korsanız, şu yaylaları yurt edinelim.. Bir saray yaptıralım, köşkü beraber; içinde bahçesi, suyu beraber... Bu saraya güzeller güzeli Belkıs'ın tahtını kuralım; bu bahçeye de dilediği gülü, bülbülü konduralım ve lakin köşkün anahtarı bende kalsın!"
Vezir vüzerası mim koymaya kalmaz; dağ taş dile gelip: "Belkıs, Belkıs!" diye inim inim inler...
Hazreti Süleyman o saatten sonra tezi yok, perilerini başına toplayıp onlara danışacak olur, ama perilerden bir peri, niyetini gözünden okuyup ağızsız dilsiz anlatır ona:
"Ya Süleyman; 'Can kavmi' derler bir kavim vaktiyle buralarda bir şehir kurmuştu ama 'Cin kavmi' dedikleri kavim de bu şehre göz koymuştu. Bin yıl dövüştüler durdular ya, son sonu ne onlara kaldı, ne bunlara; tufan erişip sular altında kaldı şehir! İşte bu dağın eteğinde gördüğün göller, göl değil, o tufanda göllenip kalmış sudur; o şehir de, sözüm ona, bu göllerden birinin altında yatıp duruyor..." deyince, Hazreti Süleyman mührü Süleymanı basar, vüzerası da birer mim kor bu söze...
Bunun üzerine su perileri sulara dalar; gölleri boşaltıp can şehrini ortaya çıkarırlar. Dağ perileri de dağlara tırmanır, getirecekleri kadar getirip, mermer taş, mermer direk bir saray kurarlar, köşkü beraber, bahçesi, suyu beraber.
Periler bu hayhayda iken, Hazreti Süleyman kuşun kanadıyla her yana haberler gönderip cümle ela gözlüleri buyur eder. Nerde var nerde yok, ela gözlüler de gelir, bu şehre yerleşir; Belkıs Sultan da varıp sarayına, tahtına kurulur; şehir şehir olur, saray da saray!
Sağ vezir bunu sağ gözüyle görür: "Cennet burası!" der; meğer sol vezirin bir kulağı biraz ağırmış; bu sözü "Cennet Bursa!" anlamasın mı?
O gün bu gün, bu şehrin adı "Bursa" kalır. Şehrin anahtarı kendisinde ya, Hazreti Süleyman da yılda bir kez olsun, felekten bir gün çalıp Bursa'ya gelir, Belkıs Sultan'la murat alıp murat verir.
Eh fani dünya kimlere kalmış ki onlara kalsın, ömürlerini yakalarına dikmediler ya! Bir gün ikisi de bahtını yellere, tahtını ellere bırakıp bu dünyadan göçüp giderler, ama gel zaman git zaman, Bursa, Bursa olarak kalır.
5월 23일 Erkekler İçin Yaz Kursları :)Dikkat!
Kurs konularının zorluğu ve karmaşıklığı nedeniyle kurslara katılımlar 8 kişiyle sınırlandırılmıştır.
Kurs-1: Buzdolabındaki buz tabakları nasıl doldurulur
Adım adım slide gösterimli
4 hafta, Pazartesi Çarşamba, 19.00
Kurs-2: Tuvalet kâğıdı rulosu
Rulolar bittiğinde kendi kendine değişir mi
Yuvarlak masa tartışması
2 hafta, Cumartesi: 12.00
Kurs-3: Oturağı, yerleri, duvarları kirletmeden tuvaleti kullanmak mümkün mü
Uygulamalı eğitim
4 hafta, Cumartesi: 20.00
Kurs-4: Çamaşır dolabı ile yer arasındaki temel farklar
Fotoğraflı, grafikli açıklamalar
3 hafta, Cumartesi: 14.00
Kurs-5: Bulaşıklar
Bulaşıklar kendi kendilerine evyeye uçabilirler mi?
Video gösterimli
4 hafta, Salı Perşembe: 19.00
Kurs-6: Kimlik kaybı
Objeleşmiş "öteki" kimliğiniz: "uzaktan kumanda" nasıl bulunur
Destek grupları, destek hattı
4 hafta, Cuma Pazar: 19.00
Kurs-7: Eşyaları bulma
Doğru yerlere bakarak aramaya başlama teknikleri
Bağırıp çağırmadan, evin altını üstüne getirmeden arama yolları
Açık forum
Pazartesi: 20.00
Kurs-8: Sağlıklı yaşam
Eşinize çiçek götürmek sağlığa zararlı değildir
Grafikler, sesli rehber
Pazartesi Çarşamba Cuma: 19.00
Kurs-9: Harbi erkek, kaybolduğunda yol sorar
Uygulamalı, sertifikalı
Salı: 18.00 (eğitim yeri kursiyerlere telefonla bildirilecektir)
Kurs-10: Eşiniz arabayı park ederken yanında sessizce oturmak genetik olarak mümkün müdür
Simülasyonlu eğitim
4 hafta, Cumartesi: 12.00
Kurs-11: İki kadın arasında yaşama teknikleri
Anne ve eş arasındaki temel farklar
Online sınıflar, tiyatral eğitim
4 hafta, Salı Perşembe: 19.00
Kurs-12: Eşinizle ideal alış-veriş
Rahatlama egzersizleri, meditasyon, nefes alıp verme teknikleri
3 hafta, Çarşamba: 20.00
Kurs-13: Dumur (beyin körelmesi) ile mücadele
Doğum günlerini, yıldönümlerini, eve geç gideceğinizde eve haber vermeyi hatırlama teknikleri
Beyin şok terapi seansları, beyin ameliyatı bonusları
Pazartesi Çarşamba Cuma: 19.00
Kurs-14: Soba ve fırın
Nedir, nasıl kullanılır
Canlı gösterim
2 hafta, Salı Perşembe: 18.00
Summer Classes For Men, Sweet Awni
SUMMER CLASSES FOR MEN AT THE "LEARNING CENTER FOR ADULTS" REGISTRATION MUST BE COMPLETED BY September 30,2007 NOTE: DUE TO THE COMPLEXITY AND DIFFICULTY LEVEL OF THEIR CONTENTS, CLASS SIZES WILL BE LIMITED TO 8 PARTICIPANTS MAXIMUM. *** Class 1 How To Fill Up The Ice Cube Trays. Step by Step, with Slide Presentation. Meets 4 weeks, Monday and Wednesday for 2 hours beginning at 7:00 PM. *** Class 2 The Toilet Paper Roll --- Does It Change Itself? Round Table Discussion. Meets 2 weeks, Saturday 12:00 p.m. for 2 hours. *** Class 3 Is It Possible To Urinate Using The Technique Of Lifting The Seat and Avoiding The Floor, Walls and Nearby Bathtub? Group Practice. Meets 4 weeks, Saturday 10:00 PM for 2 hours. *** Class 4 Fundamental Differences Between The Laundry Hamper and The Floor. Pictures and Explanatory Graphics. Meets Saturdays at 2:00 PM for 3 weeks. *** Class 5 After Dinner Dishes --- Can They Levitate and Fly Into The Kitchen Sink? Examples on Video. Meets 4 weeks, Tuesday and Thursday for 2 hours beginning at 7:00 PM *** Class 6 Loss Of Identity --- Losing The Remote To Your Significant Other. Help Line Support and Support Groups. Meets 4 Weeks, Friday and Sunday 7:00 PM *** Class 7 Learning How To Find Things --- Starting With Looking In The Right Places and Not Turning The House Upside Down While Screaming. Open Forum. Monday at 8:00 PM, 2 hours. *** Class 8 Health Watch --- Bringing Her Flowers Is Not Harmful To Your Health. Graphics and Audio Tapes. Three nights; Monday, Wednesday, Friday at 7:00 PM for 2 hours. *** Class 9 Real Men Ask For Directions When Lost. Real Life Testimonials. Tuesdays at 6:00 P.M. - Location to be determined. *** Class 10 Is It Genetically Impossible To Sit Quietly While She Parallel Parks? Driving Simulations. 4 weeks, Saturdays at noon, 2 hours. *** Class 11 Learning to Live --- Basic Differences Between Mother and Wife. Online Classes and role-playing . Tuesdays at 7:00 PM, location to be determined. *** Class 12 How to be the Ideal Shopping Companion: Relaxation Exercises, Meditation and Breathing Techniques. Meets 4 weeks, Tuesday and Thursday for 2 hours beginning at 7:00 PM. *** Class 13 How to Fight Cerebral Atrophy --- Remembering Birthdays, Anniversaries, Other Important Dates and Calling When You're Going To Be Late. Cerebral Shock Therapy Sessions and Full Lobotomies Offered. Three nights; Monday, Wednesday, Friday at 7:00 PM for 2 hours. *** Class 14 The Stove/Oven --- What It Is and How It Is Used. Live Demonstration. Tuesdays at 6:00 PM, location to be determined. 5월 21일 Video: Emekçi Kardeşlerimize Baskıya Son :)Emekçiye Baskıya Hayır! :)
Videoyu izlemek için tıklayın:
5월 19일 Mâsum Sorular :)Okulun ilk günüydü. Okula yeni başlayan minik öğrencilerimin aralarında dolaşıyor, onlarla tanışıyordum. Gözleri fel fecr okuyan bir tanesinin yanından geçerken bir not uzattı:
"Çocuğumuzun söyleyeceklerinin bizim görüşlerimizi yansıtmadığını önemle bildiririz."
***
Annesiyle havuza giden çocuk, yolunu kaybedip kendini bayanlar banyosunda bulunca kadınlar çığlık çığlığa havlularına sarıldılar.
Çocuk kadınların bu telaşını eğlenceli buldu ve keyifle sırıttı: "daha önce hiç oğlan çocuğu görmediniz mi?"
***
Bir devriye görevindeydim. İlk okulun önünden geçerken 6 yaşında olması gereken bir çocuk önümü kesti, baştan aşağı üniformamı süzdü ve sordu:
"Sen polis misin?" "Evet, öyleyim" dedim.
Çocuk gözlerini ayırmadan devam etti. "Annem, yardıma ihtiyacım olduğunda polise gitmemi söylemişti, öyle mi?"
"Evet öyle" deyip başını okşadım. Tam yoluma devam edecekken çocuk ayağını uzattı: "ayakkabımın bağcığını bağlar mısın?"
***
Mesaim sona ermişti. Minibüsü karakolun önüne park edip teçhizatımı toplarken, arka bölmedeki polis köpeğimiz Civan havlamaya başladı. Baktım; minibüsün yanında küçük bir çocuk beni seyrediyordu:
"Arkada bir köpek mi var?" Gülerek "evet" dedim.
Şaşırmış bir yüzle bir bana, bir minibüsün arkasına baktı:
"Ne yaptı?"
***
Yaşlılar bakımevinde çalışıyordum. Eşimin işinin çıktığı bir gün dört yaşındaki kızımı da yanımda getirdim. Yaşlıların bastonları, koltuk değnekleri, tekerlekli sandalyeleri kızımın çok dikkatini çekmişti. İşimin arasında onu bir bardağa daldırılmış takma dişlerin başında görüp yanına gittim. Kendimi bir soru bombardmanına hazırlarken o heyecanla döndü ve gözlerinin içi gülerek fısıldadı: "diş perisi buna inanamayacaaak."
***
Küçük kızımız okulun ilk haftasının son günü sabah kahvaltısında annesine dert yanıyordu: "Orada boşuna zaman kaybediyorum. Okuyamıyorum, yazamıyorum. Konuşmama da izin vermiyorlar..."
***
Oğlumuz henüz okula başlamamıştı. Bir gün babamdan kalan, ona da dedemden kalmış kutsal kitabı ilk defa eline almış merakla inceliyor, büyülenmiş bir halde kokusunu içine çekiyor, sayfalarını karıştırıyordu. Birden kitabın arasından bir şey düştü. Bu dedemin yıllar önce kitabın arasına koyduğu kurumuş bir çınar yaprağı idi. Eğildi, eline aldı, inceledi. Birden gözleri parladı: "anne bak, ne buldum: Adem'in iç çamaşırı" Innocent Questions, Fun Crunch On the first day of school, a first-grader handed his teacher a note from his mother. The note read, "The opinions expressed by this child are not necessarily those of his parents." *** A little boy got lost at the YMCA and found himself in the women's locker room. When he was spotted, the room burst into shrieks, with ladies grabbing towels and running for cover. The little boy watched in amazement and then asked, "What's the matter, haven't you ever seen a little boy before?" *** While taking a routine vandalism report at an elementary school, I was interrupted by a little girl about 6 years old. Looking up and down at my uniform, she asked, "Are you a cop?" Yes," I answered and continued writing the report. "My mother said if I ever needed help I should ask the police. Is that right? "Yes, that's right," I told her. "Well, then," she said as she extended her foot toward me, "would you please tie my shoe?" *** It was the end of the day when I parked my police van in front of the station. As I gathered my equipment, my K-9 partner, Jake, was barking, and I saw a little boy staring in at me "Is that a dog you got back there?" he asked. "It sure is," I replied. Puzzled, the boy looked at me and then towards the back of the van. Finally he said," What'd he do?" *** While working for an organization that delivers lunches to elderly shut-ins, I used to take my 4-year-old daughter on my afternoon rounds. She was unfailingly intrigued by the various appliances of old age, particularly the canes, walkers and wheelchairs. One day I found her staring at a pair of false teeth soaking in a glass. As I braced myself for the inevitable barrage of questions, she merely turned and whispered, "The tooth fairy will never believe this!" *** A little girl had just finished her first week of school. "I'm just wasting my time," she said to her mother .. "I can't read, I can't write and they won't let me talk!" *** A little boy opened the big family bible. He was fascinated as he fingered through the old pages. Suddenly, something fell out of the Bible. He picked up the object and looked at it. What he saw was an old leaf that had been pressed in between the pages "Mama, look what I found," the boy called out. ; ; "What have you got there, dear?" With astonishment in the young boy's voice, he answered, "I think it's Adam's underwear." 5월 14일 Video: Uyan Ey Gözlerim UyanUyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan Azrail'in kastı canadır, inan. Uyan ey gözlerim gafletten uyan! Uyan uykusu çok gözlerim uyan Seherde uyanırlar cümle kuşlar Dill-u dillerince tesbihe başlar Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar Uyan ey gözlerim gafletten uyan! Uyan uykusu çok gözlerim uyan Semâvâtın kapuların açarlar. Mü'minlere rahmet suyun saçarlar… Seherde kalkana hülle biçerler. Uyan ey gözlerim gafletten uyan! Uyan uykusu çok gözlerim uyan Bu dünya fânidir sakın aldanma. Mağrur olup tâc-u tahta dayanma. Yedi iklim benim deyu güvenme. Uyan ey gözlerim gafletten uyan! Uyan uykusu çok gözlerim uyan Benim, Murad kulun, suçumu affet. Suçum bağışlayub günahım ref' et. Rasûl'ün sancağı dibinde haşret. Uyan ey gözlerim gafletten uyan! Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Söz: Sultan 3. Murad Han, Müzik: Ali Ufki Bey WAKE UP, O MY EYES! AWAKE (FROM THE ILLUSION OF THIS SO-CALLED LIFE) According to story; one day Sultan Murad the III cannot get awake for the morning prayer. He feels terribly sorry for his fault and cries all day long. He writes this famous song to state his feelings. Thanks to Cukurova Symphony Orchestra and Tenor Fahri ONOGLU for their excellent performance Videoyu izlemek için tıklayın:
5월 13일 Köpecikler HakkındaKöpeklerin çok dostunun olması -belki- dili yerine kuyruğunu sallamasındandır.
Anonim
Henüz köpekten daha iyi bir psikiyatrist yetişmemiştir.
Ben Williams
Köpekler kendinden çok sizi düşünen ve seven belki tek varlıktır.
Josh Billings
Günümüzde ortalama bir köpek, ortalama bir insandan iyidir.
Andy Rooney
Köpekler dostlarını sever, düşmanlarını ısırır. İnsanlar bu davranışları genellikle karıştırır.
Anonim
Kediler ve kadınlar canlarının çektiğini yapar. Köpekler ve erkekler kabullenip rahatlamayı öğrenirler.
Robert A. Heinlein
Bir köpeği doyurursanız, ona iyilik yaparsanız sizi artık asla ısırmaz. Bu, köpekle insan arasındaki en temel farktır.
Mark Twain
Köpeklerin sayamadığını düşünüyorsanız, elinize üç bisküvi alın, ona gösterdikten sonra cebinize koyun. Sonra sadece ikisini verin.
Phil Pastoret
Köpekler bütün hayatımız değildir. Ama hayatımız da köpeksiz bir bütün değildir.
Roger Caras
Dog Logic, Sweek Awni The reason a dog has so many friends is that he wags his tail instead of his tongue. Anonymous There is no psychiatrist in the world like a puppy licking your face. Ben Williams A dog is the only thing on earth that loves you more than heloves himself. Josh Billings The average dog is a nicer person than the average person. Andy Rooney Dogs love their friends & bite their enemies, quite unlike people, who are incapable of pure love & always have to mix love & hate. Anonymous Anybody who doesn't know what soap tastes like never washed a dog. Franklin P. Jones Women and cats will do as they please, and men and dogs should relax and get used to the idea. Robert A. Heinlein If you pick up a starving dog and make him prosperous, he will not bite you; that is the principal difference between a dog and a man. Mark Twain Dogs are not our whole life, but they make our lives whole. Roger Caras If you think dogs can't count, try putting three dog biscuits in your pocket and then give him only two of them. Phil Pastoret 5월 10일 Video: ResüsitasyonKalbi ve/veya nefes alımı durmuş birine hemen yanında bulunan tarafından yapılacak resüsitasyon (yeniden canlandırma: suni teneffüs+kâlp masajı) çok önemlidir, onu hayata döndürebilir.
Bu yüzden yetişkin her erkek ve kadının resüsitasyon usullerini çok iyi bilmesi hayat kurtarabilir.
Hatırlayın: "bir canı kurtaran bütün insanları kurtarmış gibi, haksız yere birini öldüren bütün insanları öldürmüş gibi olur" (Maide, 34)
Resüsitasyon en doğru şekilde sağlık personeli tarafından ve uygulamalı olarak öğretilebilir.
Ama siz mankende uygulama yapmadan önce -n'olur n'olmazına- ona bir çimdik atın.
Benden söylemesi :)
RESÜSİTASYON
izlemek için tıklayın:
5월 8일 İslamda Sübyanla Evlilik, Çok-eşlilik, Kadın Dövme (?)Bakıyorsunuz, adam kendisinden 50 yaş küçük bir kızla evleniyor, gerekçe hazır; "Peygamberimiz de Hz. Aişe ile 9 yaşında evlenmişti!" Bakıyorsunuz, adam iki, üç, dört kadınla evleniyor, gerekçe sağlam: "Allah'ın emri/izni var, kime ne?"
Bakıyorsunuz, adam karısını dövüyor, gerekçe kaya gibi: "Kur'an kadınları dövün diyor!"
Öyle ya iş sonunda gidip Allah, Kitap, Peygambere dayanıyor. Sokaktaki dindar ne yapsın, dinim bu diye biliyor.
Gerçekten öyle mi?
Hayır! Kesinlikle hayır!
Müslümanlar Kitaplarını uzun bir süredir terk ettiklerinden yani duvarlara astıklarından, cenaze ritüeli haline getirdiklerinden, tapınak ayinine çevirdiklerinden, ölülerin arkasına okuyup durduklarından, ezber ve hafızlık yarışına girdiklerinden, en güzel hatlarla yazmakla meşgül olduklarından ve abdestsiz dokunamadıklarından dolayı içinde neler yazdığı ile ilgilenmiyorlar…
Eh, hal böyle olunca, ağlamak vaktidir bu an; çekin ceremesini!
1. SÜBYAN İLE EVLİLİK: Peygamberimiz Hz. Aişe ile 18-19 yaşında evlenmiştir. Daha sübyan (akil baliğ olmamış çocuk) bir kız ile evlenme diye bir şey asla söz konusu değil. Çünkü Araplar kızları diri diri toprağa gömen bir toplum olduklarından, yeni doğan kızların yaşlarını tutmazlardı. Kız ancak akil baliğ yaşına ulaşınca yani ay hali görmeye başlayınca adamdan sayılır ve yaşı hesaplanmaya başlanırdı. Bu durumda Hz. Aişe evlendiğinde 9 yaşındaydı demek , "Akil baliğ olalı 9 yıl olmuştu, 9 yıldır ay hali görüyordu" demektir. Sıcak ikimlerde bir kız çocuğu ortalama 9-10 yaşında ay hali görmeye başladığına göre Hz. Aişe 18-19 yaşlarında olmuş olur. Nitekim başka hesaplar da tamı tamına bunu uyuyor. Hz. Aişe Peygamberimizle 9 yıl evli kalmıştı ve Peygamberimiz öldüğünde 28 yaşındaydı. Buradan da 18-19 yaşında olduğu ortaya çıkar. Öte yandan zaten Hz. Aişe daha önce nişanlıydı, bu nişan bozulup Peygamberimizle evlenmişti.
Yani Hz. Aişe'nin evliliğinde bir peygambere yakışmayacak, içinde yaşadığı toplum vicdanınca infialle karşılanacak bir durum yoktu. İnsanlığın öteden beri tanıyıp bildiği (ma'ruf) adetlere göre bir evlilikti.
Dolayısıyla vatandaşın 14 yaşındaki kızının evlendirilmesine önce karşı çıkıp sonra "Peygamberimizin de Hz. Aişe ile 9 yaşında evlendiği söylenince ikna oldum" demesi, Peygamberimizin neyin gerekçesi haline getirildiğini görmek bakımından korkunç bir durumdur.
2. ÇOKEŞLİLİK:
Konuyla ilgili ayet şöyle:
"Öksüzlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız hoşlandığınız kadınlardan dörder, üçer ikişer evlenin; eğer haksızlık yapmaktan korkuyorsanız tek, ya da sahibi olduğunuz esir kadınlardan birisi ile evlenin. Bu, ilâve yapıp durmamanız bakımından daha hayırlıdır." (Nisa; 4/3)
Ayette rakamlar bulunduğu için matematik mantığı açsından dizilişin Türkçe'ye aktarırken bu şekilde olması gerekir. Nitekim az sonra geleceği gibi ayetin iniş sebebi de bunu gerektirmektedir.
Sahabe bu ayeti şöyle anlamıştır: "Cenab-ı Hakk çok eşli olmamızın haksızlıklara yol açmasından rahatsız; azaltmamızı, hatta teke kadar indirmemizi istiyordu."
Bunun böyle olduğunu anlamak için "nuzül ortamına" yani arka plana gidelim ve ortamı biraz tasvir edelim:
***
Kuran'ın ilk hitap ettiği toplum, daha çok ekvator kuşağı ikliminde görüldüğü gibi "poligaminin" (çokeşlilik) yaygın olduğu bir toplumdu. Kadınların durumu çok kötüydü. Alınıp satılıyorlar, bırakın mirastan pay almayı kendilerine mirasçı olunuyordu. Boşanmış bir kadının üzerine paltosunu (gömleğini, entarisini, şalvarını) atan erkek onu "kapatmış" sayıyordu. Bırakın şahitliği, evlenirken de boşanırken de onlara bir şey sormak zûl addediliyordu. Onlarla evlenmenin ve boşanmanın sınırı yoktu.
Mekkedeki 7-8 büyük tefeci bezirgan (Kâbe çetesi) şehrin kaderine el koymuştu. Kâbe'nin arka sokaklarında lüks genelevleri işletiyorlardı. Gariban Mekkelilere faizle borç veriyorlar, ödeyemeyenin karısına kızına el koyuyorlardı. Onları açtıkları gayet lüks döşenmiş fuhuşhanelerde Yemen'den, Habeş'ten, Mısır'dan, İran'dan vs. gelen zengin tüccarlara sunuyorlardı. Kimi Mekkeliler de ileride bunların eline düşmesin diye çocuğu kız olunca diri diri toprağa gömüyordu. Bu şekilde Mekke'de insanlık dışı, vahşi bir düzen/iktidar (Yeda Ebu Lehep) vardı ve büyük bir dram yaşanıyordu.
Mekke'nin sokaklarında "Ebu Leheb'in iki eli kurusun" (Tebbet, 1) (Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı, kahrolsun!) sesleri yankılanmaya başlayınca, "Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı öldürüldü?" (Tekvir, 8-9) diye bir soru ortaya atılınca, bu dramı yaşayanlar, bu düzenin mağdurları bir anda bu sese doğru koştular. Bu sesi yükselten Hz. Muhammed'in (s. a.v) etrafını sardılar.
Aynı düzenin bir benzeri Medine'de de vardı. Münafıkların (çıkarları gereği müslümanmış gibi görünen ama aslında inanmayanlar) başı İbni Selül'ün bir cariye pazarı vardı. Buradan kazandıkları paralarla müşriklere (paganistler) malî destek sağlamaktaydı. Medine'ye gelen yoksul muhacirler bir ara buna özenince şiddetle eleştirildiler. Öyle ki kadınları fuhşa zorlayanlar hem sert bir şekilde eleştirildi hem de fuhuş mağdurlarına sahip çıkıldı. Evet, yanlış duymadınız, Kuran istemediği halde zorla fuhşa zorlanan, Mekke ve Medine'nin bugünkü tabirle "fuhuş mafyasının" elinde kıvranan kadınlara bile sahip çıktı:
"Dünya hayatının geçici zenginliğini kazanacaksınız diye, sakın namusuyla yaşamak istediği halde elinize düşmüş esir kadınları fuhuş yapmaya zorlamayın. Her kim onları fuhuş yapmaya zorlarsa Allah, kendilerine zorla yaptırılan bu işten dolayı onları bağışlayacak, sevgi ve merhametine alacaktır; bundan hiç şüpheniz olmasın" (Nur; 24/33).
***
Kadınların son derece kötü durumlarını düzeltmek için işe buralardan giren Kur'an; evlenme, boşanma, miras vs. konularında da büyük reformlar yaptı. Doğrusu Kur'an ayetlerinin inişi sona erdiğinde, yani yirmi üç yılın sonunda, Kur'an'ın va'zettiği yeni düzenden tabiri caizse en kârlı çıkan kadınlardı. Çünkü Kur'an'daki kadınlarla ilgili bütün ayetler ya onlara yeni bir hak veriyor, ya da koruma ve kollama amaçlı hükümler ihtiva ediyordu.
İşte çokeşlilik ayetini de bu arka plan ışığında düşünmek lâzımdır.
***
Olayı iyi anlamak için ilk muhataplarının bu ayetten sonra ne yaptıklarına bakalım:
Bütün rivayetler bu ayetten sonra sahabe arasında evlenme olaylarının ikişer, üçer, dörder "arttığını" değil tam tersi "azaldığını" göstermektedir. (Kurtubi, İbn Kesir, Razi).
Bu ayetten sonra neden çok-eşlilik olaylarında değil de, giderek dörder, üçer, ikişer, boşanmalarda artış olmuştur? Çünkü sahabe bunu çok-eşliliğe teşvik olarak anlaMAmıştır. Bilakis, çoğu zaten çok-eşliydi. Yani çok-eşli olmaktan çekinen yoktu ki üstüne üstlük bunu teşvik için ayet gelsin. Zaten öyleydi çoğu…
Tam tersi "Cenab-ı Hak bu kadar çok-eşli olmamızı istemiyor, az eşli olmamızı, hatta teke kadar indirmemizi; bizim için hayırlı olanın bu olduğunu söylüyor" diye anlamışlar ve dörder, üçer, ikişer, bire kadar… azaltmak suretiyle evliklerini sürdürmüşlerdir.
Bunu "dörde kadar" izin olarak anlayan da olmuştur. Lakin bir emir veya ruhsat değil, bire kadar indirme tavsiyesi vardır.
Demek ki ayetin sevk yönü, çok-eşliliği teşvik değil; çok-eşlilikten sakındırma, en azından dörde, üçe, ikiye hatta sonuçta "teke" indirme yönündedir. Yani genellikle tek-eşli evliliklerin olduğu bir toplumda giderek ikiye, üçe, dörde kadar çoğalma değil; zaten çok-eşliliğin yaygın olduğu bir toplumda giderek dörde, üçe, ikiye hatta bire kadar azaltma amaçlanmaktadır.
Ayetin sonundaki [zalike edna taulu] ifadesinin çoğu meallerde geçtiği gibi "Arzularınızın çoğalıp taşmaması (azmamanız) için bu daha uygundur" değil; "Eşlerinizi çoğaltıp artırarak haksızlıklara yol açmamanız için bu daha uygundur" şeklinde okumak bu nedenle bağlama uygun düşmektedir.
Öyle anlaşılıyor ki ayetin sonunda geçen [taulu] ifadesi taşmak, azmak (u'luv) anlamında değil; ek, katkı, ilâve, artma, çoğalma (ı'lave) anlamımda kullanılmaktadır (Şafi). Yani yeni eş ekleme, ilâve yapma, bu konudaki çoğalma kastedilmektedir.
Razi'nin naklettiği İkrime'den gelen rivayete göre bu ayetin iniş sebebinin şuydu;
Çok-eşliler (ki sahabenin çoğu), eşlerini geçindirmek için yanındaki yetimin malını harcayabileceğini düşünmeye başlamıştı. Çok-eşli olunca bu kadar kadını geçindirebilmek sorun olmaya başlamıştı. Eşlerini geçindirebilmek için yanlarındaki yetimlerin mallarına el uzatmaya başladılar. Bir taraftan da acaba haksızlık mı yapıyoruz diye endişeleniyorlardı. Bunun üzerine "Eğer yetimin hakkını yemekten korkmak diye bir endişeniz varsa, eşlerinize harcamak için yetimin malına el uzatmayı bırakın, hoşlanarak evlendiğiniz kadınların sayısını azaltın, hatta bire indirin, evlilikleri böyle yapın" denmek istendi. Ayetin "Yetimlerin malına el uzatmayın" diye başlaması bundandır. (Razi; Nisa;3 tefsirinde)
***
Görüldüğü gibi Kuran'ın bu ayetini "çok-eşliliğe ruhsat" hatta "teşvik" olarak anlayanlar yanılıyorlar. Burada ruhsat verildiği filan yoktur. Çünkü konu erkeklerin tek-eşle yetinememe sorununu çözmeye yönelik değildir. Zaten böyle bir sorun da yoktur. Ayetin ilk muhatapları zaten bol bol evlenmişlerdi. Bu ayet indiğinde zaten sahabelerin çoğu çok-eşliydi.
Yani ortada dullar ve yetimler kalmış da, bunları ne yapacağız diye sahabe kara kara düşünmüş de, ayet imdatlarına yetişerek onlara çokeşlilik yolunu açmış değildir. Bunlar zaten yapılmıştır. Ortada kalan dullar ve yetimlerle zaten evlenilmiştir. "Arap" bunu zaten yapmaktadır. Ayet bunlar yapıldıktan sonra geliyor ve bunların yarattığı sorunları çözmeye yöneliyor.
Allah (cc) erkeklerin "uçkuru" için ayet indirmedi, yetimlerin "hakkı" için ayet indirdi!
"Sen ne söylersen söyle, sizin Peygamberiniz 11 karılı değil mi kardeşim. Sokaktaki adam buna bakar. Bunun bire indirilmesi kıyamete kadar sağlanamaz, boşuna nefes tüketiyorsun!" diyenlere söyleyeceğim ise şudur: Peygamberimizin 11 eşli olması dinden değildir. Nefsî de değildir. Farklı mülahazalarla yapılmış elzem evliliklerdi. Nitekim onun evliliklerine de sınır getirilmiş, onları boşamak, değiştirmek, yenileri ile evlenmek yasaklanmıştır (Ahzap; 52). Yani sınırlandırma, aza indirme, burada da vardı. Hatta onda daha fazlası vardı; onları boşayamıyordu da...
Sınırlandırma ve teke varıncaya kadar azaltarak evlenme Kur'an ayetleri ile sabit olduğu için, bize örnek olacak olan Kur'an'ın o dönemdeki muhataplarının çokeşlilik yapmış olmaları değil; bugün çok-eşli isek teke varıncaya kadar azaltmadır; dinden olan budur. Yani çokeşlilik ayetinin (Nisa:3) muhatabı bugün tekeşliler değil; hala varsa çokeşlilerdir…
3. KADIN DÖVME:
Sokaktaki adamın karısını dövdükten sonra pişkin pişkin ileri sürdüğü gerekçelerden birisi de "Allah dövün demiş, sana ne?" mazaretidir.
Hayır! Allah dövmeyi tavsiye etmiyor. Zaten eşlerini döven erkeklerin, bunu -tavsiye edilmeyen- sınırlı bir son çare olarak düşünmelerini istiyor. Daha önce farklı seçenekler sunuyor.
Hatim indirmeye, ölülerin araksından okumaya kısa bir ara ver de, Kur'an'ı iyi oku;
Allah'ın ayetlerinden, varlığının belgelerinden biri de: kendi özünüzden sizin için eşler yaratması, bu eşleri sizin için huzur sebebi yapması, karşılıklı sevgi ve merhamet duyguları ile sizleri kaynaştırmasıdır. (Rum, 21)
Kadınlar sizin, siz de kadınların örtüsü, elbisesisiniz. (Bakara, 187) Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakla görevli)dirler. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah'ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da "gayb"ı korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, olmadı onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün. Eğer itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Yücelik ve büyüklük Allah'a mahsustur; bundan hiç şüpheniz olmasın. (Nisa, 34)
Eğer eşlerin arasının iyice açılıp işin boşanmaya doğru gittiğini görürseniz tarafların ailelerinden birer hâkem çağırın. Niyetleri gerçekten barışmaksa Allah niyetlerini boşa çıkarmaz. Allah her şeyi biliyor, her şeyi duyuyor; bundan hiç şüpheniz olmasın. (Nisa, 35)
Şu halde "Kadınları dövün" ayeti olarak meşhur olan bu ayet de kadın dövme olaylarının terk edilmesini amaçlamaktadır.
Hz. Peygamberin "Bütün gece, Muhammed ailesinin etrafında her biri kocasından şikâyet eden yetmiş kadın dönüp dolaştı. Hâlbuki sizler, o kadınlarını dövenlerin hayırlılarınız olduğunu göremezsiniz." (İbni Mace, Ebu Davud) hadisinden de anlaşılacağı gibi, o dönemde de kadınlar dövülmektedir. Artan şikâyetler üzerine inen ayetlerde, dayak başta olmak üzere şiddeti yegâne çözüm yolu görenler bu işten vazgeçirilmeye çalışılmaktadır.
Zaten kadınlarını dövmekte olan, bu yüzden de koşup peygambere gelen ve bütün gece onun evinin etrafında şikâyetlenen "mağdur" kadınlar için, bir de gelen ayetlerde "Onları dövün, dövmeye devam edin" anlamı çıkarılabilir mi? Olacak şey midir? Bunu, Kur'an'ın daima mağduru koruyup kollayan toplam ruhu ile nasıl bağdaştırabiliyorsunuz?
Burada oturup konuşmadan, bir müddet yatağını veya odasını ayırma gibi gayet insanî yöntemlere başvurmadan, tek bildiği "Karnından sıpayı başından sopayı eksik etmeyeceksin" olduğu anlaşılan o günkü Arap toplumunu ıslahın amaçlandığı apaçık ortadadır.
Bu ayetten sonra ne gibi gelişmelerin olduğuna baktığımızda, bizzat Hz. Peygamber'in ömrü boyunca evli olduğu hanımlara tek bir kez bile el kaldırdığını göremiyoruz.
Bir ara hanımlarıyla sorun yaşayınca önce onlarla konuşmuş, sonra yatağını ayırmış ve bir müddet (iki ay kadar) onlardan ayrılmıştır. Sonra anlaşma sağlanınca tekrar dönmüştür.
Şu halde bu ayet ile, "kadınlarını döven" her hangi bir topluma beş aşamalı çözüm planı ile harika bir yol gösteriliyor ve denmek isteniyor ki:
1-Önce konuşun, anlaşın. 2- Olmazsa ev içinde yatakları/odaları ayırın. 3- O da olmazsa canını yakmadan, hafifçe dövün (ki Peygamber bu ruhsatı kullanmamış, bir müddet evden ayrı kalmayı - ayrı yaşamayı tercih ederek, sünnetini takip edenlere yol göstermiştir.) 4- O da olmazsa iki tarafın aile büyüklerinden hakemler çağırın… 5- O da olmazsa, yani bütün iç yollar tükenmişse - o zaman boşanın (talak).
Alın bu yol göstermeyi dünyanın bütün ülkelerine göğsünüzü gere gere götürün.
İslam dini budur, ey dindar kardeşim!
İhsan Eliaçık 5월 2일 Video: Vedâ Bûsesi, PamelaHani - o bırakıp giderken seni,
bu "öksüz tavrını" takmayacaktın! Alnına koyarken vedâ bûseni, yüzüme "bu türlü" bakmayacaktın! ...
Gelse de "en acı" sözler dilime... Uçacak -sanırım- bir kaç kelime. Bir alev hâlinde düştün elime. Hani - ey gözyaşım, akmayacaktın! Beste, güfte: 1951, Yusuf Nalkesen (1923 Üsküp-2003 İzmir) Pamela bir pop müzik sanatçısı.
Ama Yusuf Nalkesen'in bu bir numaralı bestesini bütün sanat müziği sanatçılarından daha iyi anlamış.
Dinlediğim en güzel "vedâ bûsesi" yorumu.
Video: Eşek, Yok Yok Goril Şakası :)"İyilikten maraza çıkar" derler,
"iyilik yap denize at: balık bilmezse Hâlık bilir"i bilmeyenler.
Şekil 1-a'da görüldüğü gibi;
maraza değil, olsa olsa güzel hâtıralar çıkıyor yapılan iyilikten :)
Goril Şakası
5월 1일 Mistik: Taze BalıkJaponlar taze balığı çok severler.
Belki bu yüzden, onlarca yıl öncesinden beri Japon karasularında yeterli balık kalmamış.
Hal böyle olunca, Japon balıkçılar teknelerini büyütüp açık denizlerde avlanmaya başlamışlar.
Açık denizlerde yeterli balık tutabilmişler, ancak Japon halkı tutulduktan günler sonra tezgahlara düşen bu bayat balıklara pek rağbet etmemiş.
Balıkçılar bu sorunu çözmek için büyük teknelerine önce büyük derin dondurucular koymuşlar.
Ama Japonlar için dondurulmuş balık da taze balığın yerini tutmayınca bu sefer teknelerine büyük havuzlar inşa etmişler, tuttukları balıkları canlı canlı sahile getirmişler.
Gel gör ki; ne kadar büyük olsa da, havuzlarda tıka basa, hareketsiz bir şekilde günler geçiren balıklarda da alıştıkları lezzeti bulamamış Japonlar.
Ve dahi Japon balıkçılar buna da bir çare bulup olaya son noktayı koymuşlar:
Teknelerindeki havuzlara birer tane de köpek balığı bırakmışlar.
Köpek balığı sadece birkaç balık yiyormuş ama kalan balıklar (tıka basa dolu havuzda kaçacak bir yer olmasa bile) köpek balığından kaçmaya çalıştıklarından, gemi sahile ulaşana kadar hep hareket halinde kalıyorlarmış.
Ders-1: Sorunsuz, tehlikesiz, tehditsiz bir hayat hep arzuladığımız bir şeydir. Ama böyle bir hayat bizi tembelleştirir, tadımızı kaçırır. Pek farkında değilizdir; ama aslında bizi uyanık ve dinç tutan, kalbimizi aynı anda hem hayata hem de ahirete dönük tutabilme enerjisi veren köpek balıklarına hayatımız boyunca çok ihtiyacımız vardır.
Ders-2: Şuurlu (bilinçli) tüketiciler, üreticilerin köpek balığıdır :)
Comogy'den The Japanese have always loved fresh fish. But the waters close to Japan have not held many fish for decades. So to feed the Japanese population, fishing boats got bigger and went farther than ever. The farther the fishermen went, the longer it took to bring in the fish. If the return trip took more than a few days, the fish were not fresh. The Japanese did not like the taste. To solve this problem, fishing companies installed freezers on their boats. They would catch the fish and freeze them at sea. Freezers allowed the boats to go farther and stay longer. However, the Japanese could taste the difference between fresh and frozen and they did not like frozen fish. The frozen fish brought a lower price. So fishing companies installed fish tanks. They would catch the fish and stuff them in the tanks, fin to fin. After a little thrashing around, the fish stopped moving. They were tired and dull, but alive. Unfortunately, the Japanese could still taste the difference. Because the fish did not move for days, they lost their fresh-fish taste. The Japanese preferred the lively taste of fresh fish, not sluggish fish. So how did Japanese fishing companies solve this problem? How do they get fresh-tasting fish to Japan? If you were consulting the fish industry, what would you recommend? To keep the fish tasting fresh, the Japanese fishing companies still put the fish in the tanks. But now they add a small shark to each tank. The shark eats a few fish, but most of the fish arrive in a very lively state. The fish are challenged. Have you realized that some of us are also living in a pond but most of the time tired & dull, so we need a Shark in our life to keep us awake and moving? Basically in our lives Sharks are new challenges to keep us active and lively. |
|
|