Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ님의 프로필You're Definitely On The...사진블로그리스트기타 도구 도움말

블로그


    2월 19일

    Yağcı Astrolog

     
     
    KOÇ
    Canim benim. Ya ben yerim senin o duygusal , mütevazi, ince, anlayis
    yumagi dygularini! Sen seçildinde mi gönderildin bu dünyaya. Bir insan bu
    kadar mi düzgün, bu kadar mi programli, bu kadar mi anlayisli olabilir.. Bu
    koçlar var ya, IQ seviyesi yüksek insanlarin burcudur. Dost insan,
    güzel insan. Insan gibi insan. Allah seni basimizdan, yanimizdan eksik
    etmesin. Iyi ki varsin! Allah herkese koç gibi dostlar nasip etsin insallah.
    Bitanem benim, canim canim...
     
    BOĞA

    Ayy benim güzeller güzelim. Bu bogalar var ya dünya tatlisi, yer
    gök harikasi, seker mi seker insanlardir. Bal bunlar bal. Bunun sohbetine
    doyum olmaz.! Iyi sevgili, iyi arkadas, iyi,iyi,iyi, ...... say say bitmez
    bunlar. Hatta bak yazmayayim dedim, ama dayanamayacagim ve sizinle de
    paylasacagim bu gerçegi. Biliyor musunuz ki sizler; 'bir  boğa  bir dünyaya
    bedeldir'... Onlar sanli burç aleminin, yere göge sigmaz, harikulade burç
    gurubudur.
     
    IKIZLER

    Halt etmis sana iki yüzlü diyenler. Onlar seni çekemiyorlar.
    Rahatligin,her ortama uyum saglayisin, pratik zekan... Taaa biii ki kiskanirlar
    seni sekerim. Kim senin gibi kadar özgüven sahibi olmayi istemez ki. Sen
    hiçbir zaman unutma ikizler, seni hayatin boyunca çekemeyenler olacaktir. Sen
    hiç takma o güzel kafani onlara. Sen burçlarin en sevimlisisin. Adın
    ikizler ama, sen bitanesin.

    YENGEÇ

    Allah seni yaratti, melekleri niye yaratti. Ya kardesim nedir bu
    zerafet, karizma... Sen miknatis misin nesin? Bir insan her girdigi ortamda bu
    kadar ilgi çekmeyi nasil basarir. Hem de hiçbir çaba bile sarf etmeden.
    Yoksa sen ! mükemmelligin es anlami misin? Kim istemez annesi yengeç
    burcu olsun,esi bir yengeç burcu olsun. Sen var ya olmazsa olmazsin.
    Burçlarin bas tacısın.

    ASLAN

    Heyt bee.. gözümüzün senligi, gönlümüzün nuru. Afet-i devran,
    mükemmel-i cihan. Aslan mi bu aslan . Senin kadar aynalarla barisik
    olan var mi su
    dünyada. Sen ki güzelligin simgesi, yer yüzünün günesi. Senin
    bütün fallarinda nazar çikacaktir. Mümkündür. Baska mümkünati da
    yoktur. Allah seni kem gözlerden korusun insallah, emi?
     
    BAŞAK

    Merhametlim benim. Karincayi bile incitemeyen, hassas , sevgi dolu,
    güzel basagim benim. Efendiligin simgesi, kibar insan. Seni varya anlatacak
    kelime bulamiyorum. Nesin sen? Yoksa kanatsiz bir melek mi? Herkesin
    iyiligini düsünen, verici , vefakar basak. Senin adin basak degil,
    barisin,temizligin simgesi beyaz güvercin olmaliydi. Neyse canim üzülme.
    Biz biliyoruz ya yeter. Üzülme tamam mi? Beyaz güvercinim benim.

    TERAZI

    Hay sana dengesiz diyen o dengesizler. Ben onlara ne diyeyim bilmiyorum k i!
    Yahu sen olmasan varya, su insanoglu soyunda bir eksiklik bir yitim
    olurdu. Sen dengesin insanlik için. Alem buysa kral sensin. Sen susarsan bir
    neden, konusursan ayri bir neden vardir. Marifetli, kabiliyetli, en artili
    burç sensin. Senin üstüne burç taniyan, megalomandir. Söylesene senin
    üstüne burç mu vardir? Ben ki sahsi fikrim, senden iyisini bilmem, tanimam,
    görmem.

    AKREP

    Herkes bir akrep olarak dogmayi isterdi inan bana. Güzel gözlerin,
    gururun, albeninin temel tasi akrep. Senin kadar hayatina hakim, senin kadar
    yaptigi isin arkasinda durabilen kaç kisi kaldi artik. Allah senin soyunu
    eksik etmesin. Sen ki, bir bakisiyla buzlari eritebilen, insana senin için
    Ferhat olup daglari delmeyi istettirebilen insan. Kim demisse sana fesat diye,
    onlarin hepsi....... ........ Neyse, yine açtıracaklar agzımı. Senin
    güzel gözlerin bile yeter o kiskançlara. Sen görmezden, duymazdan gel
    o fesatlari.
     
    YAY

    Kainatin bir burcu olsa , kesin yay olurdu. Sanatkar, vefakar, dogru
    dürüst insan dedikleri sen olsan gerek. İçinde bir tek yay olmayan bir
    arkadas grubunu, ugruma ölecek olsalar bile tanimam ben. Senin heyecan
    budalasi oldugunu sanan bir grup kendini bilmez, senin o insana hayat veren
    enerjini çekemeyenlerdir. Burçlar aleminin kozmik mucizesisin sen. Senin havan
    bile yeter güzelim. Çatlasin çekemeyenlerin.
     
    OĞLAK

    Sana inatçi diyorlar diye üzülme. Onlar senin istikrarina giptayla
    bakip, senin yarin bile edemeyen kisiler. Dürüstlük senin burç genlerinde
    var. Bütün alimler, bilginler genelde oglaktir. Oglak burcu olmak bile,
    tek basina bir sereftir. Hatta oglak burcu olarak dogamamis kadersizler
    için, oglak burcunu birinci dereceden akrabasi olmak bile ayri bir sereftir.
    Sen kivrak zekanla, zaten her zaman bir sifir öndesin.
     
    KOVA

    Hep çevresindekileri düsünen, insancil duygulari fazla gelismis,
    sevgi dolu kovalar. Allah sizin iyiliginizi versin emi? Ayol bu ne vericilik, bu
    ne genis bir yürek öyle. San! a sabit fikirli diyenler, senin her fikrinin
    bir cevher oldugundan habersiz mi? Esitlik senin için ne kadar önemli. Ah
    keske herkes senin çeyregin kadar bile olabilse. Sen çok yasa emi?
     
    BALIK

    Insanlar öyle duygu yoksunu olmuslar ki, senin bu yaradilisin özü
    duygusalligini alaya alacak kadar saçmalayabiliyorlar bazen. Sen
    paranoyak degilsin canim, ince fikirlisin. Ama nerdeee, bu ayrimi yapacak kafa
    bazilarinda. Ben senin o yanagina düsen göz yasini seviyorum, o
    hüzün dolu bakisini seviyorum, o sevgi dolu , gizemli yüregini seviyorum. Sana
    sıkıcı diyenler bogum bogum sikila insallah. Sen ferah tut kendini. Rahat ol,
    bosver, takma o çan çan çeneleri kafana
     
     
     
    2월 15일

    Mistik: Bugün Cumaydı

     
     
    Hiç Cuma namazına geç kaldığınız oldu mu? Veya, telaşlı telaşlı camiye girişiniz, avluda oluşmuş uzun safların arasında boş yer arayışınız... Ve boş yer bulamayıp da yüreğinizin sıkıntıya kapıldığı bir cumanız oldu mu hiç?
     
    Şahsen böyle bir durum yaşamadım, ama Cuma namazına geç kalıp da yer bulamayan birisini iyi hatırlıyorum ve kolay kolay unutacağımı da sanmıyorum.
     
    Yağmur Cuma namazından yarım saat önce bardaktan boşalırcasına yağmıştı Ankara sokaklarına. Her tarafta ıslaklık, çamur ve kimi yerlerde de su birikintisi. Buna rağmen insanlarda tatlı bir hareketlenme vardı. Hareketliliğin sebebi, yaklaşmakta olan Cuma namazıydı.
     
    İnsanlar ikişer üçer gruplarla ıslak sokaklarda yürüyerek, yakınlarında bulunan camileri yavaş yavaş doldurmaya başlıyorlardı. Ben de katıldım bu grupların arasına. Erken gitmeme rağmen caminin içi hınca hınç doluydu. Yanımda getirdiğim seccâdeyi serip oturdum.
     
    Derken diğer insanlarla birlikte, cami avlusunun kuru yerleri de tamamen doldu. Boş kalan yerlerde ise ya çok ıslaklık ya da su birikintileri vardı. Gelen insanlar yerleri gördüklerinde hemen başka camilere yol alıyorlardı.
     
    İmam efendi hutbesinde; karlı dağların başında, yağmur çamur demeden, gece gündüz ıslak elbiseleriyle nöbet tutan mehmetçiklerden bahsediyordu. Sınırdaki şehitlerimizden, evet, vakti girince aşırı yağışlı havayı ve ölüm korkusunu bile hiçe sayarak tüm teslimiyetiyle namazını kılan, acımasız bir kurşuna hedef olmuş şehitlerimizi anlatıyordu. Bunları dinlerken gözlerimiz yerdeki su birikintilerine takılıyor ve ürperiyorduk.
     
    Müezzinin kametiyle, dalan gözler, düşünen akıllar yerine geldi. Kimleri oturuşunu değiştirdi, kimileri de hemen ayağa kalkıp saftaki hizayı düzeltmeye çalıştı.
     
    Tam, namaza duracağımız sırada koşarak gelen birini fark ettim. Belli ki o da namaz kılacak yer arıyordu. Ama yerdeki sular engel oluyordu. O anda başka camiye de gitse namazı kaçıracağı kesindi.

    Hiç düşünmeden elindeki kitabı, başına gelebilecek şekilde suyla kaplanmış betonun üzerine koyup bizim gibi Yaradanının huzurunda ellerini bağladı. Hocanın tekbiriyle herkesle birRabbisinin huzurunda kıyama durdu, sessizce hoca efendinin kıraatını dinledi, rükûya vardı, secdeye kapandı.
     
    O genç de "tek", "bir" olanı kainatın her bir yerinde aklen görüp, kalben hissettiği için teslim olmuştu bütün "ben"liğiyle o Sultan-ı Zîşâna. Ve bu fiili de tevekkülü getirmişti dolayısıyla. Belki de bu hislerle beraber öylece kapandı su birikintisinin üzerine hiçbir tereddüde kapılmadan.
     
    Namaz biter bitmez yerdeki ıslanmış kitabını kapıp, koşarcasına cami avlusundan çıktı. Hem de ıslanan pantolonuna hiç bakmayıp aldırış etmeden. Herkes hayretle o gencin arkasından bakakalmıştı.
     
    Kendime sordum; acaba öyle bir durumda suya ben de kapanabilir miydim bütün teslimiyetimle? Belki soruma net bir cevap gelmedi kalbimden. Ama, o cevabı çözecek ferahlatıcı bir anahtar düştü gönül kutucuğuma;
     
    İçinizde ne taşıyorsanız dışınızda onu bulursunuz.

     
    Hüseyin Yılmaz
     
     
    2월 12일

    Evliliğiniz Nasıl Gidiyor?

     
    Bir çiftin evliliklerinin 25'inci yılında bile hâlâ birbirleri hakkında yeni bir şeyler öğrenmesinin, birbirilerine bakarken gözlerinin içinin parlamasının ve ilişkilerindeki heyecan dolu kıvılcımın bir nedeni olmalı. Böyle kaç tane çift tanıyorsunuz? Gerçek mutluluk ve huzuru arıyorsa kişi bilmelidir ki saadet İslâm'dadır. Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) örnek almadıkça bizler huzurlu evlilikler yapamayız. 

    Aynı zamanlarda sinirli olmayın!

    Çiftlerin aralarında bazı anlaşmazlıkların olması ve zaman zaman ufak tartışmaların yaşanması elbetteki çok doğal. Ancak önemli olan tarafların aynı zamanlarda çok sinirli ve fevri hareket etmemeleri olsa gerek.
    Eğer eşiniz sinirliyse siz alttan almaya çalışın. Bir daha geri dönüşü olmayan sözlerden ve hareketlerden kaçının. Haklı olsanız bile ortamın sakinleşmesini bekleyin ve bir süre sonra düşüncelerinizi ılımlı bir ses tonuyla belirtin.
     
    Hem böylece istediklerinizi yaptırma şansınız daha da artacaktır. Unutmayın ki tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır diye boşuna söylememişler.

    Birbirinize bağırmayın!
     
    Bir tartışma esnasında o sesini yükseltti diye siz de sakın bağırmaya başlamayın. Bağırmak hiçbir şeyi çözmeyecektir. Sadece durumun biraz daha karışmasını ve hatta sarpa sarmasını sağlar o kadar.
    İki taraf da aynı anda birbirine bağırıp, çağırırsa sadece gürültü çıkarmış olursunuz. Sesinizi hiçbir koşulda eşinize karşı yükseltmeyin. Sevgiden önce aranızdaki saygıyı koruyabilirseniz uzun yıllar süren mutlu bir evliliğiniz olur.
     
    Eleştirilerinizi yumuşatın 
     
    * Tabii ki eşinizin bir takım hareketlerini beğenmeyebilirsiniz. Ve konudaki düşüncelerinizi dile getirmekte de özgürsünüz. Ancak önemli olan bunu nasıl yaptığınız... Onu değiştiremeyeceğinizi bilerek hareket etmelisiniz.
    * Sözlerinizin olumlu yönde, sevgi dolu ve ılımlı olmasına özen gösterin. Yoksa hiçbir işe yaramaz. Sadece onu kırmış ve üzmüş olursunuz o kadar. Şu hareketinden nefret ediyorum yerine, hayatım bence böyle davranmak sana hiç yakışmıyor diyebilirsiniz. Ne dersiniz böylesi daha yapıcı olmaz mı?
     
    İktidar savaşına girmeyin!
     
    Eğer tartışmayı mutlaka birinin kazanması gerekiyorsa bırakın eşiniz kazansın. Aşkın bir iktidar savaşı olmadığını ve incelik istediğini bilerek hareket edin. Evlilik bu durumu daha da hassaslaştırır üstelik.
    Tartışmayı kimin kazandığı ya da kaybettiği ne kadar önemli sizin için? Bu konuda sakın hırslı olmayın. Neticede böyle küçük hesaplar yaparak bir ömrü o insanla geçiremezsiniz.

    Geçmişi geçmişte bırakın! 
     
    Hiçbir zaman geçmişte yapılan hataları tekrar tekrar eşinize hatırlatmayın. Herhangi bir tartışma esnasında, birden bire konuyla ilgili ya da ilgisiz eşinizin çok eskiden yaptığı bir hatayı gündeme taşımayın. Bu konuyu saptırmanızın yanı sıra olayı uzatmanıza da neden olacaktır.
     
    Birbirinizi ihmal etmeyin!
     
    Niye evlendiğinizi unutmamalısınız. Hayatı, üzüntülerinizi ve sevinçlerinizi paylaşmak, hayattan iki katı daha fazla keyif almak için evlendiniz öyle değil mi?

    Birbirinizden farklı hayatlarınız olabilir, eşiniz maça giderken siz de eski kız arkadaşlarınızla dışarı çıkabilirsiniz. Bunlar evliliğinizi monoton ve sıkıcı bir havaya girmekten kurtaracak küçük detaylardır.
    Ama bir plan yaparken eşinize hiç danışmıyor, onun fikrini almıyor ya da arkadaşlarınıza ondan daha fazla vakit ayırıyorsanız yanlış yoldasınız demektir. Önemli olan dengeyi kurmanız ve eşinizi her şeyden öte tutmanızdır.
     
    Geceye asla küs girmeyin!
     
    Gün içinde birçok şey yaşamış ve hatta şiddetli bir kavga etmiş olsanız da yatak odanıza asla dargın girmeyin.
    Yatmadan önce mutlaka tüm sorunlarınızı halledin. Aranızda çözülmemiş ve açıklığa kavuşmamış bir problemin olması ertesi günün de keyifsiz ve can sıkıcı olacağı anlamına gelir. Tartışmaları uzatan taraf olmayın. Yatak odanız sizin için özel bir dünya. O odaya sorunlarınızı taşımayın.
     
    İltifat edin!
     
    Gün içinde en azından biri kere hayat arkadaşınıza güzel bir söz söyleyin. Eşinizin sizden güzel bir söz duyduğundaki mutluluğunu hiç fark ettiniz mi?
    Dünyadaki birçok kişinin onu hoş ya da çekici bulması bir yana asıl önemli olan sizin ne düşündüğünüzdür.
     
    Özür dilemeyi bilin
     
    Eğer yanlış bir şey yaptıysanız bunu itiraf edin ve özür dileyin. Hata yapmanız dünyanın sonu değil ki zaten. Önemli olan bunu fark etmiş olmanız.
    Ancak tabii ki bunu alışkanlık haline getirmeyin. Nasılsa özür diliyorum konu kapanıyor diye düşünmeyin.
     
    Bir tartışma için iki kişi gerektiğini unutmayın!
     
    Bir düşünün bakalım tartışmalarınız neden çıkıyor ve nasıl büyüyor? Acaba sadece karşı tarafı suçlamak ne kadar gerçekçi? Sizin hiç mi payınız yok tartışmalarda.
    Elbette ki vardır. Bunu itiraf etmekle başlayın isterseniz ilk olarak işe. Kendinizi eleştirmekten korkmayın. Hep eşinizi suçlayarak bir yere varmadığınızı ve kimi zaman da hatanın kendinizi de olduğunu kabul edin.
     
    Mutlu evlilik tansiyona iyi geliyor...
     
    ABD'de yapılan yeni bir araştırmada, mutlu evliliğin tansiyona iyi geldiği, stresli bir evliliğin ise bekarlıktan kötü olabileceği belirlendi. Daha önceki araştırmalarda ise evli insanların her halükarda bekarlardan daha sağlıklı olduğu saptanmıştı.
     
     
    2월 5일

    Biyografi: Cellat Abdurrahman'ın Hikâyesi

     
     
    Mezar taşlarını koyun mu sandın?
    Adam öldürmeyi oyun mu sandın?
    Rumeli Türküsü
     

    Kadir İnanır'ın bir celladı canlandırdığı film gündeme geldiğinde, bir dergi de 12 Eylül döneminde görev yapmış olan cellatların izini sürdü.
     
    Bengüç Özerdem'in 2002 tarihli "Bir Celladın Anıları" adlı kitabının sayfaları okundu. Özerdem, 1983 yılında Afyon'da cellatlık yapmış olan ve altı kişiyi asan Abdurrahman Balakan'ın hayat hikâyesini aktarıyordu kitabında.
     
    Derginin muhabirleri Bengüç Özerdem'in kapısını çaldı ve yüz yüze görüşerek kaleme aldığı cellat Abdurrahman'ın hikâyesini bir de ondan dinledi.
     
    İşte toplum tarafından dışlanan, yalnızlığı, hayalleri ve alkolü kendisine arkadaş olarak kabul eden cellat Abdurrahman'ın hüzünlü hikâyesi:
     
    Zengin olma hayali
     
    Abdurrahman Balakan sokaklarda doğmuş, sokaklarda büyümüş, kısa yoldan zengin olma hayali ile şeytanın aklına uyup arkadaşları ile birlikte mağaza soymaya kalkmış ve ilk işinde yakayı ele vererek hapishaneyi boylamış bir Roman çocuğu. Hapishaneye adım atar atmaz hırsız olduğu gerekçesiyle "eşek sudan gelinceye kadar" dayakla karşılanmış, ilerleyen günlerde de gerek mahkûmlar, gerekse gardiyanlar tarafından en ağır dayaklardan geçmiş, en ağır koşullarda çalıştırılmış bir mahpus.
     
    İdam hükümlüsü Halil'in kanatları altında
     
    Altı aylık hapishane sürecinin üçüncü ayında idam hükümlüsü Halil F.'nin güleryüzle kendisine ikram ettiği bir sigara, hapishanedeki kâbusların da sonunun gelişinin işareti olur. İdam hükümlüsü Halil'in koğuştakilere "Zaten ölmeyi bekliyorum. Bu çocuğa kötü davranan olursa hazır giderken yanımda iki-üç kişiyi daha götürmem benim için hiç de zor olmaz" tehdidini savurmasıyla beraber diğer mahkûmların da Abdurrahman'a karşı olan yaklaşımlarında gözle görülür değişiklikler olur.
     
    Halil'den "kimsenin canını alma" tavsiyesi
     
    Bu sayede hapisteki son üç ayını, ilk üç ayın tersine oldukça rahat geçirir. Bu arada süreç içinde Abdurrahman ile Halil'in dostlukları da her geçen gün biraz daha güçlenir. Öyle ki, Abdurrahman'ın tahliye günü geldiği zaman Halil, "kefenin cebi yok" diyerek tüm parasını bir kese içinde Abdurrahman'a verir. Bir iş bulana kadar kendisine ve annesine bu para ile bakabileceğini söyler. Vedalaşırken de Halil'in Abdurrahman'a son sözü "Hayatta ne olursa olsun elini kana bulama, kimsenin canını alma" olur; sanki iki ay sonra celladı olacak olan Abdurrahman'ı bu meslekten caydırmak istercesine...
     
    Boyacılıktan cellatlığa
     
    Abdurrahman hapishaneden çıktıktan sonra bir süre hapis arkadaşı Halil'in verdiği para ile idare eder. Ancak zaman içinde bu para tükenince iş aramaya başlar. Ne var ki, "zenciden siyah yüzü", Roman oluşu ve eğitimsizliğinin üstüne bir de siciline işlenen hırsızlık suçu eklenince iş bulmak iyice zor bir hâl alır Abdurrahman için. Hele hayatı boyunca hayalini kurduğu devlet memurluğu artık tamamen imkânsızdır. Nereye gitse, hangi kapıyı çalsa karşısına hep sicili çıkar. Ancak alınteriyle para kazanıp namusuyla bir hayat sürmeyi kafasına koyduğu için hapishane öncesi mesleğine geri dönmeye karar verir. Bir boya sandığı alarak tekrar sokaklarda ayakkabı boyamaya başlar. Her ne kadar şartlar zor olsa ve zengin olma hayalinin çok uzağında olsa da karnını doyuracak kadar para kazandığı için halinden memnundur.
     
    Karakolda cellatlık teklifi alır
     
    Bir gün iş sonrası eve döndüğünde annesi polislerin geldiğini ve komiserin kendisini karakolda beklediğini söyler. Polisin kendisini aradığını duyunca Abdurrahman'ın eli ayağı boşalır. Ne yapacağını bilemez. Bir an için şehirden kaçmayı bile düşünür. Ancak kaçsa bile yakalanacağı endişesiyle çaresiz, karakola gider. Komiser kendisini güler yüzle karşılayıp, çay, sigara ikram edince çok şaşırır. Sonuçta hırsızlık suçundan hapishaneye girdiği zaman faili bulunmamış olan başka hırsızlık olaylarının da sorumluluğu üstüne kalmış olduğundan yine böyle bir durumla karşılaşacağını düşünürken, karakolda güler yüzle karşılanmasına bir anlam veremez.
     
    Düşünmek için süre ister
     
    Komiserin kendisine işleri düştüğünü söylemesi üzerine Abdurrahman'ın, "Hepinizin ayakkabılarını boyarım abi" demesiyle beraber karakolda bir kahkaha tufanı kopar. Polislerin bu sıcak tavrının arkasındaki gerçek nedeni öğrenmesi fazla uzun sürmez. "Çok gizli devlet görevi" adı altında, hatırı sayılır bir para karşılığı kendisinden cellat olması istenir. Komiser, bu görevi kabul etmesi durumunda çok para kazanabileceğini, eğer kabul etmezse de bu işi yapacak başka birini nasıl olsa bulacaklarını anlatırken Abdurrahman'ın aklından hapishane arkadaşı Halil'in "Hayatta ne olursa olsun elini kana bulama, kimsenin canını alma" sözleri geçer. Komisere düşünmek için süre istediğini söyler.
     
    En yakın dostunun celladı
     
    Aradan birkaç gün geçer ve bir öğleden sonra evinin kapısı yeniden çalınır. Abdurrahman kapıyı açtığında karşısında polisleri görür. Polisler "Bu gece infaz var; cezaevine gitmemiz gerekiyor" derler. Abdurrahman başta bu işi yapamayacağını, başka birini bulmalarını söylese de daha sonra inat etmenin anlamsızlığını fark eder ve araca biner. Cezaevine ulaştığında doğrudan müdürün odasına çıkar. Burada da ilk başta cellat olmak istemediğini, kimsenin canını almak istemediğini söyler. Ancak müdürün nasıl olsa bu işi birinin yapacağını, ayrıca kafasında kukuleta olacağı için kendisini kimsenin bilmeyeceğini ve alacağı paraya bakmasını söylemesi Abdurrahman'ı ikna eder. İnfaz saatine kadar alacağı 15 bin lira ile neler yapabileceğini düşünür. Ev ve araba alma hayalleri kurar. Taksicilik yapmayı düşünür. İnsanlara, cellatlıktan para kazanıyorum diyemeyeceğine göre, kazandığı paranın kaynağı olarak bir meslek göstermek gerekir diye düşünür ve bu düşünceler kendisini iyi hissetmesini sağlar.
     
    Halil'le göz göze gelir
     
    Ancak infaz saati geldiği zaman Abdurrahman'ın başından aşağı kaynar sular dökülür. Emin adımlarla idam sehpasına doğru yürüyen mahkûm, kendisine zor hapishane koşullarında destek olmuş, tahliye olurken bütün parasını ona vermiş olan en yakın arkadaşı Halil'den başkası değildir! Ağlayarak cezaevi müdürüne bu durumu anlatmaya çalışır. Ancak müdürü ikna edemez ve kendini Halil'in idam sehpasının başında, kukuletalı bir cellat olarak buluverir. Her ne kadar o an Halil'in gözlerine bakmama kararı alsa da dayanamaz ve yağlı ilmiği Halil'in boynuna geçirdikten sonra bir an göz göze gelir onunla. Bir daha hayatı boyunca unutamayacağı bu bakışların verdiği suçluluk duygusuyla Halil'in altındaki tabureye öyle bir tekme atar ki, tabure yere düşene kadar Halil'in cansız vücudundaki son titremeler bile biter.
     
    Cellatlıktan kazandığı parayla meyhaneye koşar
     
    Abdurrahman artık resmen cellattır. Üstelik ona son söz olarak "bu hayatta kimsenin canını alma" diyen en yakın arkadaşının celladı... İnfaz sona erdikten sonra müdürün odasına çıkıp bir zarf içinde bekleyen 15 bin lirasını alır, koşar adımlarla bir meyhanenin yolunu tutar ve sanki geçmişte bu meyhanelerde yaşadığı itilmişliğin öcünü almak istercesine meyhaneyi kapattırır. 10 dakika içinde meyhanede kendisi dışında tek bir müşteri kalmayınca daha önce yiyemediği mezelerden, yemeklerden söyler; rakı üstüne rakı içer.
     
    İkinci infaz için pazarlık
     
    Sabah olur. Hâlâ meyhane masasında rakı içerken içeri polisler girer ve Abdurrahman'a yeni bir infaz olduğunu söylerler. Akşam olunca Abdurrahman istemeye istemeye de olsa hapishaneye gider, kafasından "Bu işi ha bir kere yapmışım ha iki kere" diye geçirir ve cezaevi müdürüne 15 bin yerine 20 bin lira istediğini söyler. Müdür başta bu teklife kesin bir dille karşı çıksa da, Abdurrahman'ı 18 bin liraya ikna eder. İnfaz biter ama Abdurrahman'ın pişmanlıktan ayakta duracak hali kalmamıştır. Doğru eve gider. İki gün boyunca yataktan hiç çıkmaz. Hayata geri döndüğünde annesi pantolonunun cebindeki yüklü miktar parayı gösterir ve yine nereyi soyduğunu, ne işler karıştırdığını sorar. Abdurrahman'ın cellatlık yaptığını itiraf etmekten başka bir seçeneği kalmaz. Ancak beklediğinin aksine, annesi sırf devlete çalıştığı ve illegal işler yapmadığı için sevinir bu habere.
     
    Kolay yoldan gelen kolay yoldan gider
     
    Yaşadığı sıkıntıları unutabilmek için kazandığı parayla birkaç günlüğüne büyük şehre gidip eğlenerek ister ve İzmir'e doğru yola çıkar. Burada gittiği bir meyhanede çevredine toplantığı insanlar içki ısmarlar. Yalnız kalmak o an için dayanabileceği en son şey dolduğundan bol bol para harcayarak çevresinde bir kalabalık oluşmasını sağlar. Gece meyhanede edindiği arkadaşları ile beraber pavyonun yolunu tutar ve orda da en güzel masada en kaliteli içkiler ve en güzel kadınlarla felekten bir gece çakar. Ertesi gün de aynı tempo ile sıkıntılarını unutma yolunu seçince adam asmaktan kazandığı 18 bin lirayı iki gün içinde tamamen tükettiğini fark eder. Bunun üstüne son parasıyla gerisin geri Afyon'un yolunu tutar; ne cebinde beş kuruş parası kalmış ne adam astığı için yaşadığı vicdan azabından kurtulabilmiş ne de hayatının gerçekliğinden sıyrılabilmiştir. Üstelik annesinin bütün nasihatine rağmen onca paradan tek kuruş ayıramamış ne ev ne araba ne de bir iş kurabilecek birimi kalmıştır.
     
    Ancak "şans" Abdurrahman'a bir kere daha güler. Eve gelen polisler akşam gerçekleşecek olan infazın haberini getirirler. Abdurrahman 12 gün içinde bir en yakın arkadaşı olmak üzere iki idam gerçekleştirmesine rağmen bu sefer öncekilerin aksine çok da umursamaz bu durumu. Onun için artık öncelikli olan kazanacağı paradır. Ve bu sefer parayı meyhanelerde pavyonlarda harcamamaya kararıdır. Annesinin sıkı nasihatleri eşliğinde infazı gerçekleştirmek üzere evden çıkar ve hapishaneye gider.
     
    İnfazdan sonra kahkaha atıyor
     
    Öncekiler gibi bu sefer de mahkum koğuşunda avluya getirdikleri imam doktor askerler hazır bulunur ve Abdurrahmen'ın tabureye tekme atması beklenir. Ancak tekmeyi tabureye savurmasıyla beraber Abdurrahman'ın son iki haftadır altüst olan sinir sistemi patlar ve taburenin havada dönerek uçması bu esnada da mahkumun oracıkta boynunun kırılarak ölmesi Abdurrahman'a çok komik gelir. Kontrolsüzce kahkahalarla gülmeye başlar. Avluda esen buz gibi havayı yaşlı bir gardiyanın suratına atığı şiddetli tokat keser.
     
    Ne arayan var, ne soran
     
    Abdurrahman hayatında hiç böyle bir utanç yaşamadığını düşünerek müdürün odasına gidip parasını alır ve sokaklarda delice koşarak uzaklaşır hapishaneden. Ancak yaşadığı duygu yoğunluğu kendini yine ev yerine meyhanede bulmasına yol açar ve ertesi sabah komalık olana kadar içer. Bu geceden sonra bir ay boyunca kimseyle görüşmez ve evden çıkmaz. Yaptığı işin getirdiği bir ruh halinin içine hapsolmuştur. Bu ruh hali bir ay sonra gelen üç kişinin idam cezalarının infaz edileceği haberi ile bozulur. Üç kişinin infazı 45 lira anlamına gelmektedir bu parayla hayatını düzene koymaya karar verir. Ancak işler hiç de beklendiği gibi yürümez. Cezaevi müdürü ona üç idam için 30 bin lira verir ve bir daha da Abdurrahman'ı ne arayan olur ne de soran.
     
    Meyhanede ölüyor
     
    İlerleyen yıllarda cellat olmanın verdiği vicdan azabını bu sırrını afişe ederek üstünden atmaya çalışır. Herkesin cellat olduğunu öğrenmesi yalnızın itilmişliğinin ve alkole olan arkadaşlığın günden güne kuvvetlenmesini de beraberinde getirir. Cellatlıktan kazandığı son para ile Afyon sokaklarında mütemadiyen sarhoş gezer ve bir süre sonra da her zaman gittiği meyhanede kalbi alkole ve vicdan azabına daha fazla dayanamayarak ölür.