Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ님의 프로필You're Definitely On The...사진블로그리스트기타 ![]() | 도움말 |
|
|
2월 29일 Bilgisayarın mı Var, Derdin Var :)"Bilgisayar Teknik Destek" Telefon kayıtlarından alınmıştır. İsimler sahtedir. Ama olaylarda abartı yoktur. (N'apalım ya! İnsanlık hâli... Bu bilgisayarı siz annenizin karnında mı öğrendiniz?)
***
Müşteri : Merhaba, ben Ayşe. Disketimi yuvasından çıkaramıyorum da...
Tek.Des: Çıkartma düğmesine bastınız, değil mi?
Müşteri : Elbette. Sıkıştı herhalde.
Tek.Des: Tamam hanımefendi, not alıyorum. Bir arkadaş gelir bakar.
Müşteri : Bi dakka! Disket henüz yuvasına koymamışım, masanın üzerinde duruyor. Afedersiniz.
***
Tek.Des: Nasıl bir bilgisayarınız var Ömer bey?
Müşteri : Beyaz
***
Tek.Des: Ekranınızın solundaki "Bilgisayarım" ikonunu tıklar mısınız?
Müşteri : Sizin solunuz mu, benim solum mu?
***
Tek.Des: Günaydın. Size nasıl yardımcı olabilirim?
Müşteri : Merhaba. Yazıcım çalışmıyor da...
Tek.Des: Anladım. "Başlat" tuşuna basar mısınız?
Müşteri : Bak dostum! Ben Bill Gates değilim. Bana öyle teknik konuşma!
***
Müşteri : Merhaba. Ben Aysu. Bilgisayarımdan çıktı alamıyorum. Her deneyişimde "yazıcı bulunamıyor" diye bir ikaz yazısı çıkıyor. Yazıcıyı kaldırdım ekranın önüne koydum, hâlâ "yazıcı bulunamıyor" diyor.
***
Müşteri : Yazıcımdan renkli çıktı alamıyorum. Bir şeyi eksik mi yapıyorum acaba?
Tek.Des: Yazıcınız renkli mi?
Müşteri : Aaah! Afedersiniz ya...
***
Tek.Des: Şimdi ekranınızın üzerinde ne var hanımefendi?
Müşteri : Eşimin doğum günümde hediye ettiği ayıcık. Niye?
***
Müşteri : Klavyem çalışmıyor.
Tek.Des: Bilgisayara bağlı mı acaba?
Müşteri : Bilgisayaın arkasına ulaşamıyorum.
Tek.Des: Klavyenizi elinize alın ve on adım geri gidin.
Müşteri : Tamam.
Tek.Des: Klavye sizinle geldi mi?
Müşteri : Evet.
Tek.Des: Bu, klavyeniz bilgisayara bağlı değil demek oluyor.
Müşteri : A-a! Masada bir klavye daha var... Hah! Bu çalışıyor.
***
Tek.Des: Şifrenizi söylüyorum: küçük c, büyük a, küçük n, 7
Müşteri : 7 büyük mü, küçük mü?
***
Müşteri :
Nete giremiyorum. (dial-up dönemi)
Tek.Des: Parolanızı doğru girdiniz mi acaba?
Müşteri : Tabi. Arkadaşımın girdiği parolanın aynısı girdim.
Tek.Des: Arkadaşınızın girdiği parola neydi?
Müşteri : Beş yıldız.
***
Tek.Des: Hangi anti-virüs programını kullanıyorsunuz efendim?
Müşteri : Windows
Tek.Des: O anti-virüs programı değil efendim.
Müşteri : Afedersiniz; internet explorer'dı.
***
Müşteri : Çok büyük bir problemim var. Arkadaş bilgisayarıma bir ekran koruyucu koydu. Ama mouse'ı oynatınca kayboluyor.
***
Tek.Des: Buyurun efendim?
Müşteri : Eee! İlk defa mail gönderiyorum da...
Tek.Des: Tamaam! Ben size yardım edeyim.
Müşteri : Adresteki "a"yı yazdım da, çevresine daireyi nasıl çizeceğim?
Funlok'tan 2월 28일 Annelerimizi seviyoruz :)Baba-kız salonda televizyon seyrediyorlarken ana-oğul mutfakta bulaşık yıkıyorlardı.
Mutfakta bir şangırtı koptu. Sonra tam bir sessizlik.
Baba-kız birbirine baktı:
- Annem kırdı.
- Nerden biliyorsun?
- Hiç sesini çıkarmadı.
Sweet Poison'dan A mother and son were doing dishes while the father and daughter were watching TV in the living room. Suddenly, there was a loud crash of breaking plates, then complete silence. The daughter turned to look at her father. Daughter: It's mummy! Father : How do you know? Daughter: She didn't say anything. 2월 27일 DokunmakMahrem, özel, sıcak, derin, anlatılmaz bir his dokunmak... Bir taraftan bakarsanız çok sathî, öbür taraftan bakarsanız hiçbir kelimenin içine nüfuz edemeyeceği kadar derin, hiçbir ifadenin erişemeyeceği kadar yüksek... Gözün gördüğünden, kulağın duyduğundan ötede... Hepsi hepsi incecik insan teninde başlıyor ve bitiyor.
İnsan teni, kendinden umulmayan bir derinlik taşıyor. İnsan ruhunun derinliklerinden taşıp gelen duygular bir başka insan teninin inceliğinde duruluyor, sakinleşiyor, coşuyor, harekete geçiyor. Kocaman, derin ve coşkulu bir okyanusun daracık bir kumsalda birikip birikip durulması gibi, insan teni de kendinden ötelerde coşup duran bir okyanusa sahillik ediyor. Sessiz, sakin, ama duygulu, elektrikli, efsunlu…
Dokunuş, kavuşmanın en açık ifadesi... Dokunuş, sevmenin en dokunaklı görüntüsü... Dokunuş, şefkatin en anlaşılır biçimi... Dokunuş, tenden de öte, teması aşan bir büyü... Dokunuş, elimizde avucumuzda olanın hepsi... Dokunuş, başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar bir zenginlik, ele avuca sığmayacak kadar büyük bir servet... Dokunuş, parçalanmışlığın, bölünmüşlüğün, dağılmışlığın, yalnızlığın ve hüznün tarifsiz merhemi... Dokunmak, insan nefesi kadar sıcak ve sokulgan... Dokunmak onarıyor, diriltiyor, keşfediyor, fısıldıyor. Dokunmak en tanıdık sevgi sözü, en âşina yakınlık mesajı... Dokunmak yumuşak, yakın, yalın, kırılgan, buyurgan… Dokunmak, ay ışığı rengi ılık ve duru hazlar düşürür dünyamıza, yıldızlar kadar çok ama tekil, uzak ama aşina ışıklar düşürür tenimize. Dokunmak, güneş kadar sıcak ve kolay paylaşılır, aydınlık ve bol aşklar düşürür yüreğimize.
Onu vitamine benzetiyor hekimler. İnsanın insana edebileceği en kolay ve en değerli iyilik... Üstelik hemen herkesin elinin altında... Oğullar, babalarının omuzlarına koyduğu eliyle hayatın sarp yolları için enerji toplar. Kızlar analarının sarılışında söylenmemiş en tatlı sevgi sözlerini, dile gelmeyen en mahrem öğütleri duyar. Eşler küçük, nazik, ılık bir dokunuşla her gün aşklarını tazeler. Sebepsiz dokunuşlar, beklenmedik temaslar, umulmadık yakınlaşmalar eski aşkları yeniler, gönüllerde yeni sevgi sürgünlerini besler. Hastasının nabzını tutan kadim hekimler, onun ruhunun kıvrımlarını el yordamıyla hissederler, öylece sözleri ve sesleri bir başka derinlik kazanır.
Modernitenin ilkel ve oryantal gördüğü her çeşit dokunma ritüeli bilhassa batılı toplumlarda unutulmaya yüz tutmuşa benziyor. Batı kültürleri dokunmaya yönelik eylemleri, özel bir taciz paranoyasıyla hayattan uzak tutuyor. Objektif, determinist, tarafsız olmak adına, mesafeli, duygusallıktan ve samimiyetten uzak, soğuk ve metalik bir hayat tavsiye ediyor. Oysa doğuya doğru yürüyüp güneşe yaklaştıkça sıcaklık da, dokunma sıklığı da artıyor. Doğuda insanlar batıdaki mesafeli görgünün aksine teklifsiz, yakın, samimi... Yüze indirilen bir baba tokatını bile saldırganlıktan çok uzakta, uzun vadede verimli bir dokunuş olarak yorumluyor doğu. Dostluk gibi ruhi bir yakınlığı bile yakın mesafeye indirgerken hiç de zorlanmıyoruz; "Aramızdan su sızmıyor"
Dokunmanın psikolojisini inceleyen yazarlar, modern insanın dokunma yoksunluğundan söz ediyor. Dokunma yoksunluğunun bedeli de depresyon, stres, kaygı ve hatta fiziksel rahatsızlıklarla ödeniyor. Dokunma yoksunluğunda kaybettiklerimiz, dokunmayla kazandıklarımız konusunda bir fikir veriyor olsa gerek... Belki dokunmaya bunca şey atfetmek abartılı görünebilir. Ancak dokunma üzerine yapılmış birkaç araştırmanın neticeleri daha ikna edici gelebilir. 1930'larda yapılan bir araştırma, prematür bebeklerin dokunmayla çok şey kazandığını ortaya koydu. Daha sık elde tutulan ve kucağa alınan bebeklerde ölüm nisbeti üçte iki azalmıştı. Miami Üniversitesinde kurulmuş Dokunma Araştırmaları Enstitüsü uzmanları, dokunmanın beşikten mezara kadar hayatımızın her devresinde onarıcı olduğunu açıkça ortaya koyuyorlar. "Sokaklarda görmeye alıştığımız saldırganlığın çoğunun temelinde
yeterince dokunulmamak var" diyorlar. Meselâ öğrenciler ve öğretmenler arasında temaslar (sarılıp kucaklamak, omuza el koymak gibi) azaldıkça okullarda saldırgan davranışların arttığına dikkat çekiyorlar. Diğer taraftan modernitenin dokunmaya ve yakın temasa atfettiği paranoyak endişeyi izale etmekten geri durmuyorlar. Daha çok temasın daha çok cinsel tacize yol açacağından endişe ediliyorsa, dokunma yasaklarının cinsel tacizleri azaltmadığını hatırlatmak gerekir. Dokunma araşırmaları Enstitüsünün yürüttüğü 60'a yakın çalışmada dokunma ve masajın astımdan, dikkat bozukluğuna, kanserden şekere kadar çok değişik durumlar üzerindeki tesiri araştırılıyor. "Artık genel bir müsbet tesirden söz edebiliriz" diyor araştırmacılar. Meselâ masaj esnasında hastanın kâlp atımı yavaşlıyor, kan basıncı düşüyor. Ritmik ve müşfik dokunmalarla beden stresli durumdan rahat bir moda doğru kayarak, stres hormonları azalıyor, bağışıklık sistemi güçleniyor.
Dokunmanın tesirleri cildimizden çok ötelere uzanıyor. Dokunmalar sonrası gelen rahatlama devrelerinde beyin fonksiyonları da hızlanıyor. 40 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada 10 dakikalık bir masajdan sonra insanların matematik kabiliyetlerinin geliştiği tesbit edilmiş. Bütün bunları bildikten sonra, insanın hergün ekmek ve suyun yanısıra belli öğünlerde dokunmaya da muhtaç olduğuna inanmak abartılı mı olur? Dokunmanın en başta endorfinler olmak üzere, çok sayıda hormonun yükselmesini sağladığı biliniyor. Endorfinler, vücut içinde salgılanan bir tür tabii ağrı kesicidir. Hastanın sırtını sıvazlamakla, nabzını tutmakla, elini kavramakla, ağrı ve sancıların hafiflemesini, en azından daha çekilir hale gelmesini şimdilik bu iç ağrı kesicilerle açıklayabiliriz. Dokunmayla yükselen bir diğer hormon da oksitosin. Bebek doğduktan sonra, emzirme esnasındaki düzenli temaslarla oksitosin seviyesi yükselir, anne ve bebeğin duygusal olarak bağlanması kolaylaşır. Ayrıca anne için tarifsiz özel hazlara sebep olur. Oksitosinin erkekler için de bir mânâsı var elbet. Erkekler eşlerine odaklanıp dokunduklarında, ilave olarak testosteron da devreye girebiliyor ve eşlerine cinsî arzu duyabiliyorlar. Bir diğer ifadeyle kadınlarda dokunma ile cinsel duygu birbirinden bağımsız iken, erkeklerin eşlerine dokunması testosteron üretimini tetikleyebiliyor. Bu küçük farklılıktan dolayı, eşlerini memnun etmek isteyen erkeklere, "hanımlarının içinde yaşayan küçük kız çocuğuna hitap eden" müşfik dokunmalar da yapmalarını tavsiye ederim.
Dokunmanın tek şekli tensel temas da değildir.
Meselâ kucaklaşmak ve sarılmak gibi sosyal yakınlaşmalar, tensel temas kadar tesirli bir dokunuştur. Yeter ki sevgi ve şefkat niyeti eksik olmasın. Bir sevgili arkadaşımız "Dokunmak" yazısını "garip" bulduğunu yazdı, sağolsun.
"Neden garip?" diye sorunca açıkladı: "Dokunmaktan dostluğu anlayacak güzel yürekli insanlar kalmadı artık. Onlar çoktan güzel atlara bindiler ve gittiler."
Yüreğim burkuldu. Çünkü doğru söylüyordu.
Ama yine de güzelliklerden bu kadar kolay vazgeçmemeliydik.
Gözlerimiz iyi atlarla giden insanların kaybolduğu ufukta, çaresiz hüzünlere kapılmamalıydık.
Ümit hep olmalıydı.
İznini alıp ona yazdığım cevabı sizinle de paylaşayım dedim.
Belki aynı düşünen başka arkadaşlarımız da vardır.
Sevgili Fatma hanım, üzüntünüze katılmamak mümkün mü?
Sadece dokunmak değildi elimizden alınan, modernite adına. İnsanların bilişsizce işlediği (belki sonra pişman olup kendini düzelttiği) hataları kullanan kitle iletişim araçlarının, insanları korkutup yönlendirerek ellerinden aldığı öyle çok güzellikler kaldı ki mâzide...
Çok değil; cumhuriyetin başlarında bile yazılan romanlarda "sevişmek" birbirini temiz bir sevgiyle sevmek mânâsına kullanılırdı. Anlamı buydu. Onu da mübtezelleştirdiler, elimizden aldılar.
Günümüzde o kadar çok kelime var ki artık kullanmaktan çekindiğimiz; her biri birbirinden beter anlamlarca rehin alınmış... Artık çayı bile "dökmek" zorunda kalıyoruz, "koyma"nın misafirimizce yeni "mübtezel" mânâsıyla algılanabileceğinden çekinerek...
Artık iki kız veya iki erkek, eskiden rahatlıkla yapılabildiği gibi birbirine sarılarak yürüyemiyor, kardeş olsalar bile... "Kardeş olduğumuzu nereden bilecekler? Ya yanlış anlaşılırsak?"
Ama ben yine de ipin ucunu bırakmamamızdan yanayım. Direnebildiğimiz kadar direnmeliyiz. Ucundan, kenarından da olsa tutmalıyız güzellikleri; "eski"de bırakmamalıyız. Gelecek nesillere -bizi andıklarında yüzlerini aydınlık gülümsemeler kaplatacak- güzellikleri miras bırakmalıyız.
İyi atlar hâlâ var... Ama yabani... Onları ehlileştirebilirsek, bizim de "gidecek" iyi atlarımız olur. Yaban atlarını ehlileştirmek ise süpermen olmayı gerektirmez. Sadece sabır ister.
Bu açıklama fırsatını verdiği için Fatma hanıma teşekkürlerimle.
2월 25일 Tuvalet Muhabbeti :)Bu sizin de başınıza gelebilirdi:
Otobüsün verdiği "istirahat molasında" "istirahat" ediyordum. Yandaki tuvaletten biri seslendi.
"Merhaba. Nasılsın?"
Tuvalette sohbet eden tiplerden değilim. Hele hiç tanımadığım biriyle... Ama basiretim mi bağlandı ne, çekinerek "sağol iyiyim" diye cevap verdim.
Yüz buldu ya, "Ee! Neler yapıyorsun?" diye sordu. Anlaşılan sohbeti sürdürmeye niyetliydi.
Hem şimdi bu soru muydu? Burada n'apılırdı?
"N'olsun" diye geçiştirdim, "senin gibi yolculuktayım işte."
Canım sıkılmıştı. Bir an evvel çıkayım diye hazırlanırken:
"Seni görmek isterdim. Gelebilir miyim?"
Yok artık! Bu ne rahatlık ya?
Ama yine de kibar olmaya çalıştım. Oyalamam lazımdı. Nasıl olsa çıkıyordum.
"Ee! Yok! Şimdi biraz meşgulüm de..."
Sinirli bir sesle konuştu:
"Seni birazdan bir daha ararım Aysu. Yan tuvalette her soruma cevap veren bi gerzek var da..."
Sweet Poison'dan 2월 24일 Telefon :-/Kadın, çalan telefonu sıkıntıyla kaldırdı ve kulağına gelen rahatlatıcı sesi dinledi.
- Nasılsın birtanem? Günün nasıl geçiyor?
- Ah annecim, diye gözyaşlarına boğuldu kadın. Öyle kötü bir gün geçiriyorum ki: bebek mamasını yemiyor, akşam yemeğe misafirlerim var, ayağım burkuldu, topallayarak yürüyorum, ev berbat bir halde, markete gidemiyorum, bulaşık makinesi de bozulacak zamanı buldu.
Telefonun öbür ucundaki anne şok oldu ve merhameti kabardı.
- Ah güzel yavrum benim! Sen şimdi otur, gözlerini kapat, ben yarım saat sonra oradayım. Alışverişe ben çıkarım. Evi de temizlerim. Hatta akşam yemeğini de ben yaparım. Sen sadece bebekle ilgilenir, bulaşık makinesi için tamirci çağırırsın. Hattâ onları da bırak. Rüstem'i çağıralım, gelsin o da yardım etsin sana.
- Rüstem? diye şaşırdı kadın. Rüstem kim?
- Niye? Kocan işte... Orası 223 1374 değil mi?
- Yo! Burası 232 1374.
- Afedersin tatlım, yanlış numara çevirmişim.
Kısa süren sessizliği kadın bozdu:
- Yani şimdi gelmeyecek misin?
Sweet Poison'dan
2월 22일 Hanımınızdan Puan Alma Yolları :)Neşeli bir oyun. Hanımınızın hoşlanacağı şeyleri yapın, puan alın. Hoşlanmayacağı şeyleri yapın, puan kaybedin. Zaten sizden beklediği şeyleri yapınca puan yok. N'apalım, oyun böyle! :)
Yatağı yaptınız : (+1)
Yatağı yaptınız, ama dekoratif yastıkları koymayı unuttunuz : (0)
Çarşafı düzeltmeden yatak örtüsünü serdiniz : (-1)
İstediği bir şeyi almak için çarşıya gittiniz : (+5)
Yağmurda onunla el ele yürüdünüz : (+80)
Gece salondan gelen şüpheli bir sesi kontrol ettiniz; bir şey yok, asayiş berkemâl : (0)
Gece salondan gelen şüpheli bir sesi kontrol ettiniz; gerçekten bir şeyler varmış : (+5)
O şeyi yumrukla veya bir sopayla saf dışı bıraktınız : (+10)
Bir düğünde/davette, gece boyunca yanında durdunuz : (0)
Bir müddet yanında durdunuz, sonra bir arkadaşınızın yanına gittiniz : (-2)
Arkadaşınızın adı Melahat : (-5)
Melahat dekolte bir kıyafet giymiş : (-1,000)
Doğum gününü hatırladınız : (0)
Sadece hatırlamadınız, onu yemeğe de çıkardınız : (+2)
Ucuz bir lokantaya : (0)
Lokantada televizyon var ve siz takımınızın maçını seyrettiniz : (-2)
Bir gece onu sinemaya götürdünüz : (+2)
Onun beğendiği bir filme : (+4)
Onun beğendiği, ama size hiç hitap etmeyen bir filme : (+6)
Sizin beğendiğiniz bir filme : (-2)
Filmin adı "Uçan Karatecinin İntikamı" : (-3)
Göbeğiniz dikkat çekecek kadar büyümüş : (-15)
Ama siz egzersiz yaparak onu küçültmeye çalışıyorsunuz: (-10)
"Boşveeer, senin de göbeğin var" dediniz : (-8,000)
"Sence şişman mıyım?" diye sordu;
Ne cevap verirseniz verin : (-5)
Cevabınızı vermekte birkaç saniye tereddüt ettiniz : (-10)
"Kim?", "Nerede?" diye sordunuz : (-30)
Size bir derdini açıyor. Onu dinliyorsunuz. Yüz ifadelerinizle dinlediğinizi belli ediyorsunuz : (0)
Onu yarım saat dinlediniz : (+50)
Onu "televizyona bakmadan" yarım saatten fazla dinlediniz : (+500)
Haaaydi hayırlı puanlar :)
Fun Crunch'tan Make the Woman happy. Do something she likes, and you get points. Do something she dislikes and points are subtracted. You don't get any points for doing something she expects. Sorry, that's the way the game is played. Here is a guide to the point system: SIMPLE DUTIES - You make the bed (+1) - You make the bed, but forget the decorative pillow (0) - You throw the bedspread over rumpled sheets (-1) - You go out to buy her what she wants (+5) - In the rain hand in hand (+80) - You check out a suspicious noise, and it is nothing (0) - You check out a suspicious noise and it is something (+5) - You pummel it with iron rod (+10) SOCIAL ENGAGEMENTS - You stay by her side the entire party (0) - You stay by her side for a while, then leave to chat with a college buddy (-2) - Named Tina (-4) - Tina is a dancer (-1000) HER BIRTHDAY - You take her out to dinner (0) - Okay, it's a sports bar (-2) - And it's all-you-can-eat night (-3) - It's a sports bar, it's all-you-can-eat night, and your face is painted the colours of your favourite team (-10) A NIGHT OUT - You take her to a movie (+2) - You take her to a movie she likes (+4) - You take her to a movie you hate (+6) - You take her to a movie you like (-2) - It's called 'DeathCop' (-3) YOUR PHYSIQUE - You develop a noticeable potbelly (-15) - You develop a noticeable potbelly and exercise to get rid of it (+10) - You say, "It doesn't matter, you have one too." (-8000) ENJOY THE 'BIG' QUESTION - She asks, "Do I look fat?" (-5) [Yes, you LOSE> points no matter what] - You hesitate in responding (-10) - You reply, "Where?" (-35) COMMUNICATION - When she wants to talk about a problem , you listen, displaying what looks like a concerned ____expression (0) - You listen, for over 30 minutes (+50) - You listen for more than 30 minutes without lookin at the TV (+500) 2월 21일 Karı Koca Birbirinin Moral Kaynağıdır :)Adam aynanın karşısında kendini seyrediyordu. Karısı da onu...
- Şuna bak: şişman, çirkin ve şekilsiz bir adam oldum. Hanım! İyi bir yanımı söyle de moralim düzelsin ya!
- Tabi şekerim. Mesela gözlerin mükemmel görüyor.
Umrao Jaan'dan 2월 20일 Başörtüsünü Polemik Konusu Yapmaktan Çıkaralım. N'olur!Kahraman Maraş'ta Fransızlara karşı silahlı direnişi BAŞÖRTÜSÜNE TASALLUT olayı başlatmıştı. Aslında Anadolu'daki bütün direniş hareketinin esas hareket noktası da aynıydı. Bu ülkenin insanları için başörtüsü; tıpkı ceddinin mezarları, tıpkı câmi, tıpkı ezan gibi bir BAYRAK'tır. Bu ülkenin insanları her türlü çileyi çeker. Yoksulluğu, haksızlığı, horlanmayı, hattâ evlatlarının ölümünü bile TEVEKKÜLLE karşılar. Ama iş bayrağına, bayraklaşan kutsallarına uzanan ellere geldi miydi, gözü kimseleri görmez. Orada ayağa kalkar. Ve babasının oğlu da olsa, herşeyi göze alıp - o elleri kırmadan da oturmaz. Buna ister cahillik deyin, ister gericilik, ister vandallık... Bu, bu ülkenin insanının tarihinden gelen, genlerinde olan bir REFLEKS'tir.
İstese de başka türlü davranamaz.
Bugüne kadar gösterdiği sabrı sizi sakın yanıltmasın.
O sabır Kahraman Maraş'ta da, Anadolu'da da başlangıçta hep vardı.
Sonra sabır taşı çatladı, bent yıkıldı. Önüne geleni sildi süpürdü.
Ölenler öldü, kalanlar kaldı, bayraklarının ve bayraklaşmış kutsallarının tekrar emniyette olduğunu gören halk, bıraktığı yerden gariban hayatına geri döndü.
Başörtüsüne el uzatmakla, dil uzatmakla yanlış yapıyorsunuz. Ateşle oynuyorsunuz. Eğer Türkiye'de anarşi çıkarmakla görevli bir resmî Yahudi Ajanı değilseniz (*) Lütfen politika malzemenizi, husumet konunuzu değiştirin. Başka bir konu bulun. Bu ülkenin, bu insanların iyiliği için... Kendi iyiliğiniz için... Ve hepimizin iyiliği için...
N'olur!
(*) Hakaret maksatlı değildir. Onlar da görevlerini yapıyorlar.
* * * * * * * * *
Bakın, aşağıdaki yazı geçen yaz Le Monde ve Stern'de yayınlanmıştı:
UCUNCU DUNYA SAVASI TURKIYE'DEN CIKABILIR:
Turkiye, son ve buyuk bir hesaplasmaya dogru gidiyor. Bu ulke korkuldugu gibi irka ya da dine dayali bir bolunme yasamadi. Daha korkunc ve daha temel bir bolunmeyle sakatlandi. Cumhuriyet boyunca suren "kulturel bolunme" artik iyice keskinlesti. Simdi bir yanda, ayakkabilarini sokak kapisinin onunde cikaran, kadinlarinin basini orttugu, hic dansetmemis, hic kari koca birlikte lokantaya gitmemis, hic tiyatro seyretmemis, evlerinde floresan lamba yakan, iyi egitim alamamis, dini inanclari kuvvetli kalabalik bir kitle var. Diger yanda ise egitimin butun nimetlerinden yararlanan, bir dugun salonunda ya da kolej partisinde dansetmis, sinemaya giden, cok fazla olmasa da kitap okumus, evi nispeten daha zevkli dosenmis, kizlarin flortune izin verilmese bile goz yumulan, Allah'a inanan ama ibadete pek aldirmayan, kadinlarinin basini ortmedigi, Sarabin kalitesinden pek anlamasa da kadin erkek bir arada gidilen bir gezmede icki de icmis, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kiyasla cok gelismis hisseden bir grup var. Bu iki grubun yasam tarzi birbirinden kopuk. Hayatlari, zevkleri, inanislari birbirinden farkli. Hatta birbirine dusmanca. Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmis, asagilanmis, itilip kakilmis. Simdi bu grup siyasal olarak orgutlendi. Kalabaliklar. Ve her secimi kazanacak siyasi bir gucleri var artik. Ikinci grup ise azinlikta. Ve artik bir daha secim kazanma ihtimalleri yok. Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya cikiyor. Daha Batili olan "ikinci grup", Bati'nin siyasi degerlerini kabul ederse bir daha asla iktidari ele geciremeyecegini bildigi icin Bati'ya ve Bati'nin demokratik degerlerine dusman oluyor. Yasam tarzi olarak Bati'ya soguk bakan kesim ise iktidari ancak Bati'nin kriterlerini kabul ederek ele gecirebilecegini bildigi icin Bati'yla iliskileri gelistirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor. Bu kulturel parcalanmada "ordu" onemli bir role sahip. Eger, birinci grubu desteklerse ve Bati'nin demokrasisi burada kabul gorurse, ordu da iktidarini kaybedecek. Aslinda birinci grubun cocuklarindan olusan ordu, kendi iktidarini surdurebilmek icin, kendisine benzemeyen ikinci grupla isbirligi yapiyor. Bir anlamda kendi koklerine ihanet ediyor. Bu iki grup siyasi iktidar icin son kez carpismak uzere hareketlenmis gozukuyorlar. Birinci grup ekonomik olarak da guclu artik. Anadolu'da uretim yapiyor, "devletle" arasi iyi olmadigi icin malini dis dunyaya satiyor, para kazaniyor, siyasi orgutunu destekliyor. Ikinci grubun parasal guc olarak da kuvveti azalmis. Dis dunyayla is yapan, disardan borclanan buyuk burjuvazi, Turkiye'nin ancak demokrasiyle normallesebilecegine inanan entelektuel kesim, devletin yapisinin degismesi ve dunyayla butunlesmesi gerektigini dusunen bir grup burokrat da artık birinci grubu destekliyor. Yargi, ordu ve burokrasinin tamamı degilse de onemli bir kismi ikinci grubun arkasinda. Ikinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidari elinde tutmasinin mumkun olmadigini kavradigindan simdi siyaset ve demokrasi disinda bir cozumun pesinde. Cumhurbaskani secimi kavganin keskinligini ve iki tarafin niyetlerini acikca ortaya koydu. Ordudan darbe uman ikinci grup artik secim de istemiyor. Peki, darbe olursa ne olur? Turkiye'de sonu belirsiz, kanli bir catisma cikar.
Avrupa ve Amerika bu darbeye karsi cikmak zorunda kalir. Silahini ve parasini Bati'dan alan bir ordu ve ulke, Bati'dan koptugunda ne yapacak? Darbeciler Rusya ve Iran'la ortaklik kurmak isteyecek. Rusya, Turkiye, Iran blokunun dunyanin butun dengelerini degistirecegi, Avrupa'yi kucuk kitasina hapsedecegi, Kafkaslar'i, Afganistan'i, Pakistan'i kendi gucune katip Cin'le isbirligi yapabilecegi icin Turkiye'deki catlama dunyada buyuk bir catlamaya yol acacak, eger Ucuncu Dunya Savasi cikacaksa, sanirim, bu catlamadan cikacaktir. O zaman ne yapacaksiniz? Bugun Turkiye'de kamplasan ve bolunen insanlarin da, Turkiye'yi Avrupa disina itmeye calisan Avrupa'nin da, Turkiye politikasinda "ikili" oynayip, kurnazlik ettigini sanan Amerika'nin da bu senaryoyu bir dusunmesini isterim dogrusu. Turkiye'de yaklastigi gorulen kanli bir catismanin butun dunyayi yakmasi sandiginiz kadar uzak bir ihtimal degil. Hic unutmayin ki ilk dunya savasi tek bir tabancanin patlamasiyla baslamisti. Le Monde ve Stern
2월 19일 Karı Koca Küslüğü En Çok Bir Hafta SürerAdam daha eve adımını atar atmaz hanımı anlatmaya başlar: komşuları Ahmet bey sigarayı bırakmıştır. "Düşünebiliyor musun?" der, "adam 20 yıldır günde üç paket sigara içiyordu, kesti attı. İşte ben buna irade derim. Hani sende hiç olmayan şey..."
Yemekte "sohbet" devam eder: "Hepsi bu değil, şu senin ayyaş arkadaşın Kemal bey var ya, o da nihayet içkiyi bırakmış. Sende olmayan "irade" olayının bir başka örneği yani..."
Adamın tepesi atar: "Tamam len, sen bende irade mi görmek istiyorsun? Al sana irade: artık seninle aynı yatakta yatmayacağım. Bunca yıldan sonra benim de birşeylerden vazgeçebileceğimi göreceksin."
Ve sözünü tutar. Bir hafta geçer. Bir gece odasının kapısı hafifçe vurulur: "Ne istiyorsun?" diye homurdanır adam.
"Şey... Bugün duydum, Ahmet bey yine sigaraya başlamış..."
Sweet Poison'dan tercüme
Erkeklere Kurallar :)Kural-1: Kuralları her zaman kadınlar koyar.
Kural-2: Kurallar, önceden bildirmeksizin, her an değiştirilebilir.
Kural-3: Erkekler bütün kuralları bilemez.
Kural-4: Bir kadın, erkeğin bütün kuralları öğrendiğinden şüphelenirse, kuralların bir kısmını veya tamamını hemen değiştirmelidir.
Kural-5: Kadın asla hatalı olmaz.
Kural-6: Kadınların hata yaptığı durumlarda kural 5 geçerli olup, bu sonuç mutlaka erkeğin yaptığı/söylediği şeyin yanlışlığından kaynaklanmıştır.
Kural-7: Kural 6 gerçekleştiğinde erkek derhal kadından özür dilemelidir.
Kural-8: Kadın istediği zaman fikrini değiştirebilir.
Kural-9: Erkek, kadının izni olmadan fikrini değiştiremez.
Kural-10: Kadının her zaman keyifsiz veya sinirli olma hakkı vardır.
Kural-11: Erkek her zaman ve her durumda sakin olmalıdır. (Kadının, erkeğin sinirli olmasını istediği haller hariç)
Kural-12: Erkeğin keyifsiz veya sinirli olup olamayacağına her şartta kadın karar verir, ama bunu bildirmek zorunda da değildir.
Kural-13: Erkekler her zaman için akıl okumak zorundadır.
Kural-14: Kadın şikayetlerini sıralarken erkek "anlamsız", "hepsi bu mu?" yorumları yapamaz.
Kural-15: Bu kurallara tahammül edemeyen erkekler "zayıf karakterli", "yüreksiz" ve "pısırıktır."
Ex-Zone'dan
2월 17일 Bilgi Almanın Yolları :)Hastane santralının telefonu çaldı. Arayan yaşlı bir büyükanne idi. Çekingen bir sesle sordu:
- Bir hastanın durumu hakkında bilgi verebilecek biriyle görüşmem mümkün mü?
- Ben size yardımcı olayım tatlı teyzecim. Hastanın adı ve oda numarası nedir?
Büyükanne yorgun ve titrek sesiyle söyledi:
- Halime Kaya. Oda numarası 302.
- Siz birkaç dakika hatta kalın, ben hemşiresinden durumunu öğreneyim.
Birkaç dakika sonra operatör telefona geldi:
- Haberler iyi teyzecim. Hemşire bana Halime hanımın durumunun gayet iyi olduğunu söyledi. Tansiyonu ve kalbi çok iyiymiş ve doktoru Sami bey onu salı günü taburcu etmeyi düşünüyormuş.
- Sağolun, ne güzel haberler verdiniz. Öyle endişeleniyordum ki! Allah razı olsun evladım.
- Bir şey değil teyzecim. Halime hanım kızınız mı?
- Yok evladım, Halime Kaya benim... Hiçkimse bana birşey söylemiyor ki...
Sweet Poison'dan
2월 15일 Mistik: Karıncanın Hakkı
Alıntıdır 2월 4일 Sabır Sınavları :)Hayat her zaman kolay değildir.
Günümüze serpiştirilmiş çeşitli sınavlardan geçtikten sonra akşama ulaşabiliriz genellikle.
Sabır sınavlarını başarıyla atlatabilenler, sevilen insanlar olurlar; hem Yaradan katında, hem yaratılanlar gözünde.
Yânisi: sabrın sonu selamettir :)
Kuyruk Sınavı:
Sıranızı değiştirirseniz, terk ettiğiniz kuyruk daha hızlı ilerlemeye başlar.
Telefon Sınavı:
Çevirdiğiniz yanlış numaralar hiç meşgul çalmaz.
Tamir Sınavı:
Bir makineyi tamire başlayıp elleriniz kir-yağ içinde kaldığında burnunuz kaşınır.
Atelye Sınavı:
Düşürdüğünüz önemli bir parça, tezgahın altında, ulaşılması en güç noktaya yuvarlanır.
Mazeret Sınavı:
Patronunuza "lastiğiniz patladığı için geç kaldığınızı" söylediğinizde, ertesi gün lastiğiniz patlar.
Banyo Sınavı:
Bütün gün çalmayan telefon, banyoya girip sabunlandığınızda çalar.
Karşılaşma Sınavı:
Beraber görülmekten çekindiğiniz biriyleyken, karşılaşmak istemediğinizle karşılaşma ihtimali yüzde yüze yakındır.
İspat Sınavı:
Birine bir cihazın çalışmadığını göstermek istediğinizde çalışır.
Biyomekanik Sınav:
Ağrınızın şiddeti, ağrının kaynağına ulaşma imkanınızla ters orantılı olarak yüksektir.
Tiyatro Sınavı:
Koridora en uzak koltuktaki seyirci salona en geç gelir.
Kahve Sınavı:
Kendinize sıcak bir fincan kahve hazırlar hazırlamaz, patronunuz kahveniz soğuyana kadar sürecek bir iş verir.
Ex-Zone'dan 2월 1일 Yaslı Gittim Şen Geldim, Aç Başörtünü Ben Geldim.Aç başörtünü!
Bana mı söylediniz?
Evet sana söylüyorum. Bu ne böyle başında örtü? Çıkar onu.
Niye ki?
Çünkü ben öyle istiyorum.
Ama baş benim başım, örtü de öyle. Ve ben açmak istemiyorum.
Açacaksın ulan!
A-a densizin zoruna bak. Niye açacakmışım ayol? Deli mi ne?
Fazla konuşma uleyn açacaksın diyorsam, açacaksın!
Ay çıkarıversene şekerim. Bak ben takıyor muyum?
Sen takmazsan takma abla ya. Ben inancım gereği takıyorum.
Ay sen bana gavur mu diyorsun şimdi?
Hoppala! Ne alakası var abla ya. Sen takma, ben takmak istiyorum.
Güzelim dinimizde başörtüsü yoktur. Bu devirde ne bu böyle gerici şeyler?
İyi ya. Dininizde başörtüsü yoksa takmayın siz de. Size takın diyen oldu mu?
Ama sen takınca bana da "takman lazım" demek istiyorsun, baskı yapıyorsun ama.
Pes yani abla. Bu kadarı da paranoya olmuyor mu?
Aaaçsın, aaçsın, aaçsın...
Aaaçsın, aaçsın, aaçsın...
Kızı rahat bıraksanıza ya!
Sen karışma ulan. Sana mı düştü onu korumak? Çıkarın ne?
Ayol şuna bakar mısınız? Başka işi gücü kalmamış, gelmiş başörtülüyü savunuyo. Resmen rejim düşmanı. Bunların derdi rejimi devirmek.
Yürü bacım, takma kafana bunları.
Sen bize bunlar mı diyorsun ulan, içten pazarlıklı hain! Sallandıracaksın böyle ikisini Ulus Meydanında, bak o zaman nasıl adam oluyorlar.
Tövbe tövbe!
Tamam ulan ipime taksın, kuşağıma takmasın! Ama o başörtüsüyle bi daa bu maalleye (ünv., kamusal alan (?)) girerse bacaklarını kırarım onun.
Nasıl giremezmiş ya? Mahalle senin mi?
Hadi gidelim kardeşim, uyma sen onlara. Durduk yerde kavga çıkacak şimdi.
Çıkarsa çıksın ya! Baksana densizin dediğine. Mahalleye giremezmişsin. Kendi malıymış gibi. Kanun var, hukuk var.
(Gülüşmeler)
Kanun, meclis diyo ya... Burası bizim maallemiz oolum. Bu maallenin muhtarı (rektörler, yüksek yargı) * biziz. Bak, kaşınma! Maallenin kabadayılarını (darbeci generaller) toplar, dünyayı dar ederiz size ulan rejim düşmanı zibidiler.
Ühü-ühü şimdi Filistinlilerin durumunu daha iyi anlıyorum.
Yürü bacım, "Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya."
Yürrüüü! Anca gidersiniz... Ulan bi saçlarını göstertmedi namıssızın kızı yaa. Ohş! ne gözeldir ama...
Ay şekerim benim saçlarım güzel değil mi?
Seninki açıkta bağğyan. Nesine fantezi kurucam.
Üstad, benim aklıma bir şey takıldı. Sen demin rejim filan diyordun ya; ben rejimle senin yaptığın arasında bir ilgi kuramadım.
Konuşma lan liboş! Rejim tabi. Rejim biziz. Biz ne dersek o! Çok konuşma, attırırım içeri ha! "Biz kaç kişiyiz" biliyon mu?
(*) Elbette kendini Meclisin (Halkın) üzerinde gören rektörler ve yüksek yargı mensupları kastedilmiştir. |
|
|