Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ님의 프로필You're Definitely On The...사진블로그리스트기타 ![]() | 도움말 |
|
|
10월 24일 Aşk Duası
benden önce onunla buluşmuş olan, sen olasın.
ALINTIDIR
10월 21일 Video: Gökkubbenin Altında (İstek Üzerine Sözleri İle)
Geçenlerde gönderdiğim Video'nun (Loreena McKennitt, Beneath A Phrygian Sky) sözlerini de göndermem istendi. Nette Türkçe sözlerini bulamadım ve kendim bir şeyler karaladım. Şiir tercümesinin zor olduğunu bilenler bilir. Çünkü şiir kelimelerle çizilen bir resimdir. Resmin yorumunu en iyi, ressamın kendisi yapabilir ve hiçbir şiir başka bir dile aynı anlam harmonisiyle geçemez. Ama hiç yoktan iyidir. İngilizce bilenler için şiirin orijinalini tercümenin altına koydum ki esas tada ulaşabilsinler.
(x) Frikyalılar Ürgüp'teki Peri Bacalarını ilk kullanan millettir. Belki bu yüzden Frikyalı aynı zamanda konik (bir bere, bir şey) anlamına da geliyor. Bilindiği üzere peri bacaları Yahudi zulmünden kaçan ilk Hıristiyanlar tarafından da kullanılmıştı. Sanıyorum, sanatçının bölgeyi gezerken yazdığı bir şiir bu. Bestedeki Anadolu Türküsü ritmine dikkat… Kulaklarım beni yanıltmadıysa, saz da kullanılmış.
Saygılar, sevgiler.
Frikya Semasının Altında (Konik Semanın Altında) (x) Söz-müzik: Loreena McKennitt
Açıklardaki dalgaların üzerinde oynaşan mehtap, parıldayan semada asılı duran Cennetin yıldızları,
çağlar ötesinden gelen bir sesin nağmeleriyle kazınmış eski taşlar bak ne diyor: sevgimiz bize güç vermeli…
Meltem sararken bedenimi sahilde öylece kalakaldım, ve bu sesi dinledim; sanki daha evvel hiç duymamış gibi.
Kendi savaşlarımız gelir bulur bizi. Tercihlerimizin ne olduğuna bakmaz… Ama bayrağı gururla taşı: hayatın gerçeğidir bizi özgür kılacak olan.
Zihnim yıllar ötesine savruldu; öfkeyi ve kavgayı, bütün insanlığın ızdırabını ve boşa harcanan ömürleri gördü.
Rabbim nerede diye hayretlere düşünce bunca acı ile yüzleştiğimiz yerde: kaldırıp başımı yıldızlara baktım seni tekrar bulmak için.
Uzak denizlere yollandık, ismine ne çok çağrılar işittik; kılıçla, silahla ve kinle. Hepsi ne kadar da birbirine benziyorlardı!
Kimileri şan şeref şöhret için kullanıyordu adını, bazısı kazancı için. Özgürlükle gelen istekler bitip tükenmezken, sözüm ona hiçbir hayat boşa geçmiyordu.
Biz kimiz, hayranlık duyacak makam nerede; semalar gözyaşları içinde inim inim inlerken ve bütün mahlukat ölüm korkularıyla bakınıp dururken.
Şimdi bayrağı tutma sırası bizde: tutabildiğimiz kadar uzun, götürebildiğimiz kadar ileri. Sevgimiz bize güç vermeli.
Ve ılık rüzgâr Şarkısını geceye taşırken Gözlerim kapalı, o nağmelerde kayboldum; Sabahın ilk ışıklarına kadar.
Son yıldız parıldarken Ve güneş yeni güne doğarken- tam da bu büyülü anda bu dua toprak anaya iniverdi.
Music and lyric: Loreena McKennitt
10월 18일 Irak Bize Ne Kadar Irak? İnsanlık Bize Ne Kadar Irak?Bilmiyordum.
Bu kadar olduğunu bilmiyordum.
ABD'nin Irak'ta yaptıklarını çoğunu, basın/medya aktarmıyormuş veya gizliyormuş meğer?
Dünyanın öbür köşesinden birileri geliyor, yanıbaşımızdaki masum insanlara vahşet uyguluyor.
İçimizdeki birileri de bunu bizim gözlerimizden kaçırıyor.
Hangisi diğerinden daha az vahşi?
Yıllardır, hemen şuracıkta milyonlarca ruh, insanımsı yaratıkların pençesinde acı içinde kıvranıyor, yüzbinlercesi ölüyor.
Ölemeyenleri ölü gözlerle etrafa bakıyor. Neden yardım etmediğimize bir anlam veremiyor.
Peki biz ne kadar şahsiyetsiziz?
Nedense kendimi suç ortağıymışım gibi hissediyorum.
Ne ilgisi var demeyin. Mutlaka bir ilgisi var.
Bir ilgisi olmalı.
Bizi kimse uyarmadı diyemeyiz.
Şahsiyetsizlere bu dünyada zillet, kıyamette yakıcı pişmanlık var.
Yoksa karınca bilmiyor muydu, ağzındaki suyun Hz.İbrahim'in atıldığı ateşi söndüremeyeceğini?
Bunun hesabını -hiç şüphemiz olmasın- mutlaka ama mutlaka vereceğiz. O gün yerin dibine girmek isteyeceğiz utancımızdan.
Yüzümüze çarpılan şerefsizliğimizle birlikte.
DİKKAT: FOTOĞRAFLAR 18 YAŞ ALTI İÇİN UYGUN DEĞİLDİR. (ASLINDA HİÇKİMSE İÇİN UYGUN DEĞİLDİR. AMA YAPILAN VAHŞETİN SEVİYESİNİ BİLMEK ZORUNDAYIZ)
10월 17일 Bu Kürtlerle Türklerin Savaşı Değil, Biz Öyle Sansak da Değil.
Kürt meselesi etnik bir mesele değildir. Hak, hukuk, adalet meselesi değildir. Sadece özgürlük, bağımsızlık tutkusunu beslediği bir mesele de değildir. Türkiye'nin olması gereken devlet olamayışı ile, bölgenin; tarihin ve coğrafyanın şartlarına ters biçimde dizayn edilmesiyle, bu dizaynın yüzyıldır hâlâ tamamlanamamış olmasıyla, böyle giderse asla tamamlanamayacak oluşuyla ilgilidir. Bölgenin şartlarına, doğasına, gerçeklerine göre değil dünya sisteminin arzularına, çıkarlarına, emperyal geleneklere göre devam eden yapay müdahaleyle ilgilidir. Türkiye, bu yapaylığı sorgulamadan, kendini sorgulamadan, tarihi ve geleceği sorgulamadan, bölgenin şartlarını sorgulamadan, özellikle seksen yıllık geçmişini sorgulamadan bunun üstesinden gelemez . Sorunu ertelemenin, daha da karmaşık hale getirmenin ötesinde bir başarı sağlayamaz. Aynı şekilde; PKK meselesi terör meselesi değildir. Askeri güvenlik sorunu değildir. Terörle mücadele konseptiyle sınırlı bir vizyon PKK ile mücadeleyi başarıya ulaştırmayacaktır. Kandil'i yıksanız, Kuzey Irak'ı işgal etseniz, sınırları kalın duvarlarla kapatsanız, dağlarda kuş uçurtmasanız sorun bitmeyecektir. Sadece bir süreliğine ertelenecektir. Hepsi bu kadar! Kürt meselesini dar etnik açıdan görmek, PKK'yı dar terör/güvenlik sorunu olarak algılamak yıllardır Türkiye'ye hiçbir şey kazandırmadı. Hep kaybettirdi. Böyle giderse kaybettirmeye devam edecek. Yıllar önce PKK Suriye'de idi. Oradan vuruyordu. Yıllar geçti şimdi Irak'ta. Oradan vuruyor. Ama bir farklılık var: Sınırlardan geçip Türkiye'de saldırılar yapmakla kalmıyor. Doğrudan bir başka ülkenin topraklarından Türkiye'ye saldırıyor. Bu yeni bir aşama. Bunun ne anlama geldiğini biraz düşünmek gerekiyor. Böyle bir saldırı, terör saldırısı değildir. O ülkede güç kimde ise onun müdahalesidir. Hep söyledim; Türkiye savaşa gitmiyor, savaş Türkiye'ye geliyor. Daha doğrusu Türkiye'ye getiriliyor. ABD'nin verdiği silahlarla getiriliyor. İsrail'in bölgeye yığdığı silahlarla getiriliyor. Bu ülkelerin eğittiği insanlar üzerinden getiriliyor. Sınır ötesinden gelen saldırılar, bugün havan mermileriyle kendini gösterir. Yarın bu saldırılar bazı ülkelerin bölgeye yığdığı füzelerle yapılmaya başlanır. Bugün karakollar vurulur, yarın şehirler vurulmaya başlanır. Bugün serseri bombalar patlatılır, yarın düzenli patlamalar yaşanır. Bunu görmek bile, sorunun bir terör sorunu olmadığını, terörle mücadele ile üstesinden gelinemeyeceğini görmeye yeter. O zaman bu kimin savaşı olduğu anlaşılır. Kürtler üzerinden Türkiye'ye savaş açanlar kimlerdir? Bölgesel şartları oluşturanlar kimlerdir? Silahları sağlayanlar kimlerdir? Siyasi ve askeri stratejileri belirleyenler/yönetenler kimlerdir? Saldırı emrini verenler kimlerdir ? Belli değil mi? Ortada değil mi hepsi? Hepsi müttefikimiz değil mi? O zaman biz ne düşüneceğiz? Türkler ne düşünmeli? Kürtler ne düşünmeli? Hep birlikte, hepimizin iyiliği için ne düşünmeliyiz? Biz bu torakların insanıyız, bu ülkenin, bu geniş kültürün insanı. Bize düşünme fırsatı bırakılmaması nedendir, bilen var mı? Kendi dilimizle birbirimizle konuşmamızı engelleyen sadece bizler miyiz? Sadece körlüğümüz, önyargılarımız , birbirimize yaptığımız haksızlıklar mı? Düşünmeyeceksek, düşünemeyeceksek gelin birbirimizi öldürelim. Yüzyıllardır o kadar öldürdük ki! Ne kazanmıştık? Ya da kim ne kazanmıştı? Bu topraklarda birbirine düşman olanlar hep kaybetti. Birbirini yok edenler hep kaybetti. Kimse zafer kazanmadı, kazanan da kaybetti. Yüzlerce yıllık tarihimizde bunun sayısız örneği yok mu? Bir dönüp bakmaz mıyız? Selahaddin'e bakmaz mıyız? Döneminde Şam, Halep, Kahire arasındaki sorunlara bakmaz mıyız? Onun bunların üstesinden nasıl geldiğine ve dikkatlerinin ötelere yönelttiğine ve böylece büyük Selahaddin olduğuna bakmaz mıyız? Evet, can alıcı, yakıcı bir sorun var. İki toplum bitmez tükenmez bir düşmanlığa doğru ilerliyor. Tezkere tartışıyoruz, sınırötesi operasyon tartışıyoruz. Sınırların ötesinden gelen ateşi durdurmak için. Ancak şunu özellikle düşünelim: Bu Türklerle Kürtlerin savaşı değil. Biz öyle sansak da değil. Çünkü sorun Türkiye, Kürtler ve PKK ile sınırlı değil. Tipik etnik anlaşmazlık, milliyetçilik sorunu değil. Diplomasi masalarından kafamızı kaldırıp, zihinlerimizi rehin alan doğru/yanlış şartlandırmalarından kurtulup, iç politik kavga ve dar çevre ağının üstesinden gelip bir kez olsun dünyaya bakalım. Nasıl bir dünya şekilleniyor, görmeye çalışalım. Birinci Dünya Savaşı bize ne öğretti, şimdi nasıl bir senaryo var önümüzde, bir bakalım. Bu bir Büyük Oyun. Irak'ta da, Lübnan'da da, Afrika'da da, Hazar'da da oynanan. Bütün bu bölgeler o Büyük Oyun'un "küçük" cepheleri. Kuzey Irak ve bugün içinde bulunduğumuz sancılı durum da, Büyük Oyun'dan Türkiye'ye düşen parça. Bu da oyunun Türkiye cephesi. Emin olun bu oyunu Türkler ya da Kürtler kurmadı. Yeryüzünü yeniden şekillendirenler kurdu. İslam, terör, ideoloji, enerji, kaynaklar, etnik ayrışmalar, kavramlar savaşı, ittifaklar, dost/düşman belirsizliği bu oyunun unsurları sadece. Oyunun maliyeti bize şu olacak: Kesinlikle bir dönüm noktası olacaktır. İster oyunu görsün isterse görmesin K. Irak Türkiye Cumhuriyeti'nde derin felsefi dönüşümlere yol açacaktır. Çatışma da, uzlaşma da bu değişimin temeli olacak. Kriz, Türkiye'nin siyasi haritasını ve geleceğini yönetecek.
10월 12일 Video: Serinissima (Loreena McKennitt)Ufuklar neden çeker gözlerimizi?..
Gün batımlarında hüzünlendiren nedir hayallerimizi?..
Sonsuzluk bu dünyanın neresine düşer?..
En gizli korkularımıza kim gülümser?..
Ümitlerimiz bir şekle bürünse hangi çiçek olur?..
Ayrılık kimdendir?..
Ölüm bilinmez bir güzellik midir?..
http://www.dailymotion.com/bookmarks/ismetsoner/video/x1zrnz_loreena-mckennitt-la-serinissima_family
10월 11일 Araç Kullanırken Telefonla Konuşmanın Dayanılmaz Cazibesiİnsan beyni aynı anda sadece bir noktaya odaklanabiliyor.
Aynı anda iki işi birden yapıyorsanız, beyin o işlere dönüşümlü olarak odaklanıyor: iki-üç saniye birine, sonra iki-üç saniye diğerine. Tabi bazen konulardan birine (mesela telefonda konuştuğunuz konu mühimse telefona) iltimas geçip oraya daha uzun süre odaklanabiliyor ve söz gelimi altı-yedi saniyeye kadar çıkarabiliyor.
Bu durumda, aracınızı saatte 70 km süratle kullandığınızı farzedersek, telefonla konuşuyorsanız, üç saniyede bir 60 ila 140 metre boyunca aracınız sizin kontrolunuz olmadan, kendi başına yol almaktadır. O 60-140 metre arasında herşey olabilir.
Bir komşumuzun, iş seyahatine çıkan eşiyle telefonda konuşurken onun geçirdiği trafik kazasını, telefondan "canlı" işittiğini hatırlıyorum. Yerdeki beş-on metrelik buzlanma arabayı savurmuş, komşumuzun eşi o kazada hayatını kaybetmişti.
Lütfen yapmayın efendim. Sizi sevenleri kendi ellerinizle üzmeyin.
10월 10일 Mükemmel Oyun (Dartı Takıntı Yapanlar Kızarlar mı?Adam, sarayın kapısındaki nöbetçilere tutturur "ille de sultanın huzuruna çıkmalıyım" diye.
Haber salınır içeri. Sultan, "tebamın bir derdi olmalı" diye düşünüp "Gelsin hele bakalım" der.
"Benim bir maharetim vardır Sultanım" der adam, "Çocukluğumdan beri çalıştım, bakın ne acaip bir şey yapabiliyorum."
Salonun bir köşesindeki bir neferin eline bir yorgan iğnesi tutuşturur, kendi elinde bir iple diğer köşeye geçer.
"Dikkatle bakın şimdi. Bakın ki; atacağım ip, nasıl da diğer köşedeki iğnenin deliğinden geçecek."
Bu mümkün mü?
Herkes pür dikkat.
Adam atar ipi ve hakikatten diğer köşedeki iğnenin deliğinden geçer.
"Vay!" demekten alamaz kendini Sultan, salondaki herkes gibi.
Sultan kendinden bekleneni yapar ve "Verin şu mahire bir kese altın" der, "böyle bir maharete kavuşma azminden dolayı."
İğne-iplik mahiri temenna ile eğilirken, Sultan devam eder; "Şimdi yatırın falakaya, bir güzel ders verin ona" der, "bütün ömrünü böyle boş bir işle heba ettiği için."
10월 9일 Video: Ederlezi (Goran Bregovic)Bana, çocuklara karşı neler hissettiğinizi, onlara nasıl davrandığınızı söyleyin;
size, ne kadar insan olduğunuzu söyleyeyim.
10월 7일 Erişkin Aklımızın Erişkin Olmayan Soruları :)- Kedi-köpek mamaları geliştirilirken, onları kim tadar? (Fikir vermek açısından)
- Askeri uçaklarda paraşütlü fırlatma koltukları vardır da, yolcu uçaklarında niye yoktur? (İyi fikir)
- Copyright sembolünün copyright'ı kimindir? (Bir bilen var mı?)
- Su altında ağlayabilir misiniz? (Bir denemek lazım)
- Hesap makinelerindeki numara yerleriyle telefondakiler niye terstir? (Sahi, niye?)
- Balıklar su içer mi? (Kendilerine bi sorayım, söylerim)
- Birini yuvarlak bir odada köşeye sıkıştırabilir misiniz? (Alın size bir gözlem konusu)
- Kuşlar uyurlarken tüneklerinden niye düşmezler? (Bu gece sabaha kadar izleyeceğim)
- Zeytinyağı zeytinden, mısıryağı mısırdan... üretiliyorsa, bebe yağı neden üretiliyor? (Yorum yok)
- Hafıza kaybına uğrayan biri tedavi edildikten sonra hafıza kaybına uğradığını hatırlar mı? (Biri yardım etsin)
- Su altında balon şişirebilir misiniz? (Evet, şişirebiliyorsunuz. Ben denedim)
- Ses hızında uçarken radyonuzu açtığınızda, sesini duyabilir misiniz? (Bilimsel açıdan yani)
- Işık hızında uçarken farlarınızı açarsanız n'olur? Peki ya sağa-sola dönüş sinyali vermeniz bir işe yarar mı? (Hmm! Soru neydi?)
- Otobanda bile sürat tahdidi 140 iken (hadi + %10 da koyun), neden arabaların çoğunun 180, 200, 240 km'lik hız göstergeleri vardır?
FUNLOK'TAN TERCÜME
10월 3일 Evlilikte HipermetropiAşırı kıskanç koca, eşini takip ettirmek üzere bir özel dedektif tutar. "Her hareketini videoya çekeceksin" diye de sıkı sıkıya tembih eder.
Bir hafta sonra dedektif elinde bir video ile adama döner. Otururlar, seyretmeye başlarlar:
Görüntüler uzaktan alınmıştır ve kalitesizdir ama bir fikir vermektedir.
Birinci sahnede karısı bir adamla buluşur.
Bir sonraki sahnede, o adam ve karısı bir parkta oturmuşlar gülüşmektedirler.
Sonraki sahnede, bir açık hava kafeteryasında hoşça vakit geçirmektedirler.
Sonra ikisi, bir gece kulübünde loş ışıkta dans ederlerken görüntüler...
Yaklaşık bir düzine sahnenin hepsinde karısı ve o adam tam bir neşe içindedirler.
- Buna inanamıyorum, der kendi kendine adam.
- İnanılmayacak bir şey yok, hepsi ekranda, diye cevaplar dedektif, profesyonel bir ses tonuyla.
Adam gözleri hâlâ ekranda, dedektifin ona ne cevap verdiğini bile duymamış bir halde devam eder:
- Karımın bu kadar eğlenceli olabileceğini hiç fark etmemiştim.
TERCÜME
10월 1일 Bu da Gayriresmi (Non-Ideological) VahideddinResmi (ideolojik) tarih, onun hakkında neler söylemedi bize... İlk ve orta öğretim tarih derslerinde, onun hakkında anlatılanlar ne korkunç şeylerdi:
İttihat ve Terakki ile beraber memleketi savaşa sokmuş, sonra beceremeyip düşmanlara boyun eğmiş, sevrde milleti düşmanlara satmış; kendi rahatından başka bir şey düşünmeyen, milleti ile dalga geçen biri. Sonra Atatürk gökten zembille inmiş ve bizi bu şeytandan kurtarmış. (Atatürk'e ve onun da bizim için yaptıklarına sonsuz saygılarımla, resmi tarihin absürdlüğüne vurgu yapmak için böyle söylüyorum) Sonra bu millet düşmanı padişah kurtuluşu kaçmakta bulmuş, kendini İngilizlerin kollarına atmıştı.
Yaşı kırkın üzerinde olanlar, bunları üç aşağı beş yukarı teyid edeceklerdir. Şimdi artık biraz daha az yalanla işi kurtarmaya çalışıyorlar ders kitaplarında. Bu, iyiye işaret. Demek ki gün gelecek, herşey tarihte gerçekten nasıl olduysa, aynen öyle anlatılacak: Hilesiz, yalansız, abartısız... Yani ahlaklı.
Şimdi buyrun Son Sultanın gayriresmi ÖZET biyografisine:
Resmen VI. Mehmed diye bilinen ve halk arasında Sultân Vahîdeddin ünvanıyla tanınan Sultân VI. Mehmed Vahîdüddin Hân, Şubat 1861 yılında Dolmabahçe Sarayı'nda dünyaya geldi. Sultân Abdülmecid'in en küçük oğludur. Annesi Gülistû (Gülistan) Hanımefendidir. Çok küçükken anne ve babasını kaybetti. Ağabeyi ikinci Abdülhamid Han tarafından büyütülüp himaye edildi. İttihadcıların, asıl veliahd olan Sultan Aziz'in oğlu Yusaf İzzeddin'i -intihar süsü verdirilerek- katletmeleri üzerine, veliahd oldu ve 4 Temmuz 1918'de ağabeyi Sultan Reşad'ın vefatı üzerine de tahta oturdu.
İyi bir İslâm hukukçusu, çok iyi bir stratejist ve kurt bir politikacı olduğu kadar iyi bir asker ve de musikiye âşık bir bestekâr idi. Padişah olduğunda Hz. Ömer'in kılıcını maneviyât eri Mehmed Bah'aaddin Veled Çelebi'ye kuşattırtacak kadar da maneviyâtı güçlü idi.
Saltanata geçtiğinde ilk iş olarak yayınladığı Hatt-ı Hümâyun ile, Enver Paşa'nın "Başkumandan Vekili" ünvanını "Başkumandanlık Kurmay Başkanı"na çevirdiğini ve başkomutanlığı üzerine aldığını îlân etti. Tahta geçişi dolayısıyla hazırlanan bu Hatt-ı Hümâyunda, ayrıca: Kabinede adâletin dağıtım ve güvenliğin sağlanması hususanda daha fazla gayret harcanmasını, zaruri gıda maddelerinin ucuzlatılması için acil tedbirler alınmasını, üretimin artırılmasını, siyasi suçlulara af çıkarılmasını, savaş bölgeleri dışında sıkıyönetimin kaldırılmasını, devlet hizmetinde çalışacak olanların namuslu, ehil kimselerden seçilmesini, gayrihukuki yollardan kimsenin işten uzaklaştırılmamasını istedi. (Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim)
Bu istekler ve yeni icraatı pâdişâhın devlet işlerinde ve memleket meselelerinde aktif bir yol tutacağının açık bir deliliydi. Ancak bu sıralarda Birinci Dünyâ Savaşının korkunç neticeleri alınmak üzereydi. Nitekim tahta çıktıktan sadece dört ay sonra, 30 Ekim 1918'de Mondros Mütârekesi imzâ edilerek, Birinci Dünyâ Harbi, mağlubiyetimizle bitti.
Mütârekeye imzâ koyan delegeler, 10 Kasım 1918'de saraya arz-ı tâzim için geldiklerinde pâdişâh bunları kabul etmedi. Mütârekeden hemen sonra Osmanlıları Birinci Dünyâ Savaşına sokan Talât, Enver ve Cemâl Paşalar 3 Kasımda yurt dışına kaçtılar. 24 Kasımda Daily Mail Gazetesi muhâbirine verdiği, daha sonra Times Gazetesi'nde de yayınlanan beyânatında Sultan Vahideddin, "Osmanlı Devletinin harbe katılması âdetâ bir kazâ neticesidir. Eğer siyâsî vaziyetimizle coğrafî durumumuz ve millî menfaatlarımız ciddî sûrette nazarı dikkate alınsaydı, vukû bulan teşebbüsün aslâ mâkul olmadığı açıkça anlaşılırdı. Maalesef o zamanki hükûmetin (İttihad ve Terakki) basiretsizliği bizi bu bâdireye sürükledi ve felâketimize sebep oldu. Eğer ben Makam-ı saltanatta bulunsaydım, bu elim vak'a katiyyen husûle gelmezdi." demiştir.
Neticede İttihatçı liderlerin baskısından kurtulan Sultan Vahideddîn'in elinde ancak düşmanlara teslim edilmiş bir milleti idâre etmek kaldı.16 Mart 1920'de İstanbul İtilâf devletleri tarafından işgâl edildi. Yunanlılar İzmir'e, İtalyanlar Güneybatı, Fransızlar da Güney Anadolu'ya girdiler. Vahideddîn Han 11 Mayıs 1920'de düşmanların hazırladığı ve Anadolu'nun işgâlini ihtivâ eden Sevr Antlaşmasını bütün baskılara rağmen imzâlamadı.
İşgal devletleri tarafından Osmanlı ordusu tamâmen lağvedildi. Medîne muhâfızı Fahri Paşa, on ikinci ordu kumandanı Ali İhsan Paşa ve Harbiye Nâzırı Mersinli Cemâl Paşa gibi değerli kumandanlar Malta'ya sürüldüler. Yalnız pâdişâhın şahsını korumak için, yedi yüz kişilik maiyyet-i seniyye kıt'ası bırakıldı. Sult an ise bu taburu, Ayasofya etrâfındaki sipere sokup "câmiye bir saldırı vuku bulur, veya çan takmaya teşebbüs edilirse ateş ediniz!" emriyle görevlendirdi.
İşgâl altındaki İstanbul'dan vatanın kurtarılamayacağını anlayan Vahideddîn Han, güvendiği kumandanları Anadolu'ya göndermek istedi. Sultanın, kurtuluşun Anadolu'dan gerçekleşeceğine ümidi tamdı. Bir ara kendisi gitmeyi düşündüyse de İngilizlerin; "Eğer şehirden ayrılırsan İstanbul'u Rumlara işgal ettirir, taş üstünde taş bıraktırmayız." tehdidiyle vazgeçti. Ancak zekî sultan buna da bir çare bulmakta gecikmedi. Velihdlığı döneminde yakından tanıma fırsatı bulduğu yaverini çağırttı. Mustafa Kemâl Paşa, bu ağır görevi önce tereddütle karşıladı. Ancak Vahidettin'in; "Paşa, paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsin."
sözleriyle ve kendisine verilen büyük imkânlar ve yetkilerle, millî bir direniş hareketi başlatmak üzere, Anadolu'ya gitmeye razı oldu. Sultan Vahidüddin'in Mustafa Kemal Paşa'yla bu son yüzyüze görüşmesinde, onu uğurlamadan önceki son sözü "Cenab-ı Allah muvaffak etsin" oldu.
Bu tarihten sonra sâdır olan Padişah İrâdelerini ve hattâ hükümet kararlarını, sanki Sultân Vahidüddin'in arzusu ve kararı gibi görmek, tarihi yanlış yorumlamak demektir. Bu tarihten sonra Sultân Vahidüddin, hem işgal kumandanlarını oyalamak ve Anadolu'daki mücadeleyi gözden uzak tutmak için, hem de elden geldiği kadar Kuvay-ı Milliye'yi destekleyerek yeni Türk Devletinin ortaya çıkmasını, şahsı aleyhine de olsa desteklemek için ne gerekiyorsa onu yaptı. Zahirde işgal kuvvetlerinin istediği gibi davranırken perde arkasından Mustafa Kemal'i desteklemeye devam etti. İşgalci devletler Sevr Muâhedenâmesini, ne işgal altındaki İstanbul Hükümetine ne de Anadolu'daki Ankara Hükümetine imza ettiremediler. (Murat Bardakçı, Şah Sultan) (Kitap arşivlerdeki belgelere dayanılarak hazırlanmıştır)
Fakat İngilizler de aptal değildi ve bu oyunun farkına vardılar. Ve hem bu oyunu bozmak, hem Türk birliğini parçalamak için, bir yandan Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki Anadolu hareketiyle açıktan mücadele ederlerken, bir yandan da pâdişâh aleyhine siyah propagandaya başladılar. Nihayet Ankara hükûmetince Cumhuriyet'in kurulmasını ve saltanatın ilgasını müteakiben, 17-18 Kasım 1922 gecesi, bu politika dehasını Dolmabahçe Sarayından alarak Malaya harp gemisiyle, daha önce Türk aydınlarını sürdükleri Malta Adasına götürerek cezalandırdılar. Malta, Hicâz ve Mısır'a uğradıktan sonra İtalya'nın San Remo şehrine gelen Sultân Vahidüddin, 16 Mayıs 1926 tarihinde aynı şehirde, kederinden vefat etmiştir. Cenazesi Şam'a nakledilerek Yavuz Sultân Selim Camii Haziresine defn olunmuştur.
Arada Sultan Reşâd olmayıp da, İkinci Abdülhamîd Handan sonra tahta çıksaydı, İttihad ve Terakki hükûmetinin hatâlarını önleyecek, felâketlerin önüne geçecek kudret ve idâre sâhibiydi. Mala, dünyâya düşkün olmadığı güzel ahlâklı ve eşi az görülebilecek kadar nâmuslu olduğu vesîkalarda göze çarpmaktadır. Çok sevdiği vatanından koparken yanında şahsî ve pek cüz'î mal varlığından başka bir şey götürmediği, ayrılmasının üzerinden henüz dört yıl geçmeden vefât ettiğinde kasaba, bakkala ve fırına olan borçlarından dolayı 15 gün tabutunun kaldırılmamış olmasından da anlaşılmaktadır .
Vahiddedîn Hanın vatanının ve milletinin uğradığı felâketler karşısında neler düşündüğü ve neler hissettiği kayıtlara geçmiş şu hadîseden çıkarılabilir. 1919 senesi Ramazanında bir sabah Yıldız Sarayında yangın çıkar. Kısa zamanda büyüyen alevler, sultanın geceleri kaldığı dâireyi de sarar. O geceyi tesâdüfen Cihannümâ Köşkünde geçirmiş olan Vahideddîn, yangını haber alınca, üzerine pardesüsünü giyerek dışarı çıkar. Köşkün önünde hiç telaş göstermeden yangını seyrederken çevrede ağlayanları görünce gözleri yaşararak;
"Benim vatanım ateş içinde, onun yanında bunun ne kıymeti var." demekten kendini alamaz.
Abartıları sevenlere seslenmek istiyorum. Bu millet dün keşfedilmiş bir kabile değildir: Gökten zembille inen bir süper kurtarıcının, gözleriyle şimşekler çakarak kendisini kurtardığı masallarına inandırılamayacak kadar büyük bir millettir. Bu milletin tarihinde öyle büyük olaylar olmuştur ki, siz istediğiniz masalı anlatın, o masala sadece kendiniz inanırsınız. Zor dönemlerden çıkışımız, cihanşumül günlere tekrar kavuşmamız, hep, makam ve mevkisi ne olursa olsun, birçok vatan evladının beyin pırıltıları ve inanılmaz fedakarlıklarıyla, müşterek çalışmalarının ürünü olmuştur.
Bize bugünleri hediye eden, daha güzel yarınları çocuklarımıza bırakma ilhamı ve inancı veren bütün büyük insanlara, bütün ecdadımıza minnet duygularımızla, rahmet dualarımızla.
Saygılar, sevgiler efendim.
DERLEMEDİR
|
|
|